yerinde duranla...'s profile*ahensa*PhotosBlogListsMore ![]() | Help |
|
July 30 inci tanelerinden, inciler....
Abbasi'lerin ünlü halifesi Harun Reşid zamanında yaşamış olan Behlül Dana (VIII. yüzyıl) dönemin evliyasındandı. Zaman zaman aklından zoru olan kimselere has tavırlar takınır, herkes de bundan dolayı kendisini deli sanırdı. Ama bunu maksatlı yapardı. Behlül daima Harun Rediş'in yakınında bulunur, çeşitli sebepler hasıl ederek onu uyarırdı. Bir gün Behlül, üstü başı toz toprak içinde uzun bir yolculukan gelmiş olmanın belirtileri ile Harun Reşid'in huzuruna çıktı. Harun Reşid sordu: - Be ne hal Behlül, nereden geliyorsun? - Cehennemden geliyorum ey hükümdar. - Ne işin vardı cehennemde? - Ateş lazım oldu da ateş almaya gittim. - Peki, getirdin mi bari? - Hayır efendim getiremedim. Cehennemin bekçileriyle görüştüm, onlar "Sanıldığı gibi burada ateş bulunmaz, ateşi herkes dünyadan kendisi getirir" dediler.
Birgün adamın biri Behlül'e akıl danıştı: - Ey Behlül Dana, ben zengin olmak istiyorum, bana ne tavsiye edersin? Behlül bir an düşünüp cevap verdi: - Demir al, demir sat. Demir ticareti eski çağlardan beri kârlı bir iş olarak biliniyordu. Çünkü demir hiç fire vermeyen, daima üstüne koyan bir maddeydi. Adam Behlül'ün tavsiyesine uyup demir ticaretine başladı ve gerçekten kısa zamanda dilediği gibi zengin biri oldu. Zengin olduktan sonra Behlül için "Bu ne budala adam, verdiği akılla herkes köşeyi dönüyor, kendisi fakirlikten kırılıyor" diye düşündü. Bir zaman sonra Behlül'ün karşısına çıktı, yeni bir akıl danıştı: - Ey Behlül Divâne (Dana yerine aptal yerine koyarak divane diyor) ben demir alıp satmaktan yeterince zengin oldum. Biraz da başka bir iş yapayım. Bu sefer ne tavsiye edersin? Behlül adamın içini dışını bildiğinden onu kötü niyetine kurban edecek bir tavsiyede bulundu: - Soğan al, soğan sat. Soğan ticaretinin de riskli işlerden biri olduğu bilinir. Soğan devamlı fire veren bir nesnedir. Adam soğan ticaretine başlayınca kısa zamanda iflas bayrağını çekti ve kötü kalbliliğinin cezasını pahalı bir biçimde ödedi.
Behlül Dana birgün Harun Reşid'den bir vazife istedi. Harun Reşid de ona çarşı pazar ağalığını (denetimini) verdi. Behlül hemen işe koyuldu. İlk olarak bir fırına gitti. Birkaç ekmek tarttı hepsi normal gramajından noksan geldi. Dönüp fırıncı ya sordu: "Hayatından memnun musun, geçinebiliyor musun, çoluk-çocuğunla ağzının tadı var mı?" Adam her soruya olumsuz cevap verdi. Memnun olduğu bir şey yoktu. Behlül birşey demeden ayrıldı ve bir başka fırına geçti. Orada da birkaç ekmek tarttı ve gördü ki bütün ekmekler gramajından fazla geliyor, eksik gelmiyor. Aynı soruları bu fırının sahibine de sordu ve her soruya olumlu cevap aldı. Bundan sonra başka bir yere uğramadan doğru Harun Reşid'in huzuruna çıktı ve yeni bir vazife istedi. Harun Reşid, "Behlül daha demin vazife verdik sana ne çabuk bıktın?" dedi. Behlül açıkladı: - Efendimiz çarşı pazarın ağası varmış. Benden önce ekmekleri tartmış, vicdanları tartmış, buna göre herkes hesabını ödemiş, bana ihtiyaç kalmamış.
Harun Reşid bir Ramazan günü Behlül'e tembih etti: - Akşam namazında camiye git, namaza gelen herkesi iftara davet et. Akşam oldu, namaz kılındı, namazdan sonra Behlül 5-10 kişilik bir grupla çıka geldi. Harun Reşid şaşırdı: - Behlül bunlar kim? Ben sana namaza gelen herkesi saraya iftara çağır diye tembih etmedim mi? Sen o kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin.. - Efendimiz, siz bana camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara çağır dediniz. Namazdan sonra bendeniz cami kapısında durdum, çıkan herkese hocanın namaz kıldırırken hangi sureyi okuduğunu sordum. Onu da yalnız bu getirdiğim kişiler bildi. Camiye gelen çoktu ama namaza gelen demek ki yalnız bunlarmış.
Behlül Dânâ'nın menkıbelerinden kitaplar meydana getirilmiştir. Bunların hepsi insanları iyiliğe, doğruluğa, Allah rızasını kazanmaya özendirici bir nitelik taşır. Türk halkı arasında da bunlardan bir bölümü bilinmekte ve anlatılmaktadır. Bir hac ibadeti sırasında Harun Reşid ve Behlül yüksekçe bir yere oturup oradan ibadet ve dua eden ve bu arada ağlayıp gözyaşı döken insan selini seyrediyorlardı. Behlül Dana halifeyi uyarmak için yeni bir fırsat yakalamıştı. Dedi ki: - Ey müslümanların halifesi, bütün bu ağlayıp sızlayan insanlar kendi nefislerinin günahlarının hesabını verip veremeyeceklerini bilmedikleri için ağlaşıyorlar. Halbuki sen kendi nefsinin hesabı yanında bütün bu insanların da hesabını vereceksin.
rüya mı ,gerçek mi?????........
Ashabtan (Peygamberimizin arkadaşları) Abdullah oğlu Cabir bir rüyasında, büyük ineklerin küçük inekleri sağdığını, hastaların sağları ziyaret ettiğini, kuru bir çay kenarında yemyeşil bahçeler bulunduğunu, minberde (camilerde imamın hutbe okuduğu yer) koca koca putlar durduğunu gördü. Bu, sıradan bir rüyaya benzemiyordu. Bunun önemli bir mesajı olmalıydı. Bu rüyayı yoracak kişi olarak ilk defa Hz. Ali aklına geldi. Hz. Peygamberin "İlim beldesinin kapısı" diye nitelediği Hz. Ali ancak güvenilir bir açıklama getirebilirdi. Bu düşüncelerle rüyasını yordurmak üzere Hz. Ali'ye müracaat etti. Rüyasını tane tane anlattı ve ne anlama geldiğini yormasını rica etti. Hz. Ali "Yanlış yorumdan Allah korusun" diyerek söze başladı ve şöyle devam etti. "Büyük ineklerin küçük inekleri sağması, yetki ve mevkilerini halkı soymak için kullanan görevlileri (amir ve memurları); hastaların sağları ziyaret etmesi, yoksulların hallerini arzetmek için zenginlerin peşinde koşmasını; kuru çay kenarında bulunan yemyeşil bahçeler, uzaktan veya dışardan bakıldığında çok büyük sanılan ve öyle ünlenmiş ama aslında içleri kupkuru çölden ibaret olan ilim adamlarını; minberde duran koca koca putlar ise, layık olmadığı halde ilmin, dinin ve devletin yüce makamlarına yükselmiş kimseleri ifade eder." GÖNÜLLÜ KÖLELİK....
Gönüllü köleler, Amerika’nın eski başkanlarından Abraham Lincoln köleleri serbest bıraktığında zenciler çok sevinmişti. Bayram ettiler, fakat bu sevinçleri çok sürmedi. Çünkü özgür insanlara ev, ekmek lazımdı. Bunları bulamayınca tekrar beyazlara yani eski efendilerine müracaat ettiler. “Lütfen bizi köleliğe kabul edin, aç ve evsiziz.” Bu sefer zenciler beyazların kölesi olmuştu. Ben onlara gönüllü köleler dedim. Bugünkü Amerikan milletinin ekseriyeti böyledir. Fakat o günler çok gerilerde kaldı. Şimdi içkinin, kumarın, uyuşturucunun, fuhuşun kölesi olanlar var. Kötü alışkanlıklar insanları köle etti. Sigarayı bırakamayan onun kölesi değil mi? Hayatı kağıtlara dökmek mümkün değil. Bendeniz birkaç misal verdim, siz gördüklerinizle, hayalinizle örnekleri artırınız, göreceksiniz etrafınızda gönüllü köleler çoktur. Hatta bazı kimseler kendi kendine sormalıdır: “Ben de köle miyim?” Ne var ki bugünkü köleliğin zevkli yönleri vardır. Mesela içkiden şikayet eden çoktur. Fakat içmekten memnun olanlar da vardır. Her günah zehirli bala benzer. Evvela tat verir sonra insanı zehirler. Şair demiş ki “yıkılası meyhaneler.” Fakat her zaman sarhoş yıkılır, meyhaneler ayakta kalır. Yıkılan sarhoş ayağa kalkınca gene içer, çamura düşeceğini bile bile... İslamiyet köleliğe son vermiştir. Haramlarla insanın nefsini kölelikten de kurtarmıştır. Fakat ekseri insanlar kendine sahip çıkamaz. Hayatta en büyük şans insanın kendi kendini iyi idare edebilmesidir. Yine şair diyor ki: “Bin bir derde uğradım ben bile bile,/ Neler çektim neler ben bu kafa ile.” Herkes akıllıdır; ama akıl suya benzer. Konduğu kabın rengini ve şeklini alır. Büyük günahlar işleyenlerin hepsi de akıllıdır. Yaptıkları şeyin kötü olduğunu iyi bilirler; ama kendilerine hakim olamazlar. Ne kadar büyük adam gördüm ki, kendini ifade edememekten çok kötü durumlara düşmüşler. Allah insanı öyle yaratmış ki, insan en kötü şeyler de, en iyi şeyler de yapabilir. İslamiyet’te ise kötülük yoktur, şuurlu Müslüman kötülük yapamaz. İnsanı yaratan Allah, insanlığın tarifnamesi olarak da Kur’an–ı Kerim’i göndermiştir. Beni anlamıyorlar diyen, kendisini ne kadar anlamıştır? Bana göre her insan kendisini anlayabilir. Yeter ki “Ben neyim, nereden geliyorum, nereye gidiyorum?” sorularına cevap arasın. Hekimoglu Ismail malesef......Bedenini zemzem suyuyla yıkanmış, kalbini de kevser suyuyla temizlenmiş zanneden.. düşüncesi bir anlık ve bir adımlık olan, olaylara çok yönlü ve ileriye dönük bakmayı bilemeyen.. Allah’ı nefsinin arzusuna göre konuşturmayı ve hadiseleri hep kendi keyfine göre döndürmesini isteyen nice haddini bilmez kullar var. Kendi akıl ve mantığını, heves ve hevasını herşeye önceleten bu egoist ve narsist ruhlar, yön veremedikleri hayat akışları ve beklemedikleri virajlar karşısında hemen isyanı basıyorlar, neden ve niçin’lerin soru kazanında depresyonlara giriyor ve çelişkiler cenderesinde akıl-cinnet arası gel-gitler yaşıyorlar. Erzurumlu İbrahim Hakkı ne hoş der: Deme şu niçin şöyle Sen adli zulüm sanma “Kadere razı olan, kederden emin olur.” “Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler.” gibi yüzlerce hakikat prensibini unutarak dünyadaki güzellikleri çirkinleştiren, tatlılıkları acılaştıran ve inancıyla birlikte umudunu da yitiren.. maatteessüf, Allah’ı unuttukları için nefisleri kendilerine unutturulan, vehim ve vesveselerde kaybolup giden bir beşeriyet coğrafyasını paylaşıyoruz. Allah hakkında suizannıyla ve kadere isyanıyla “mutsuzluk vampiri”ne dönüşmüş, birilerinin kanını emmeye çalışan zavallı çaresiz insanoğlunun saadet yoksulluğundan kurtulup gönül zengini ve ebedi mes’ud olmasının önemli bir güzergahını işaret eden bir hikayecik ile mevzumuzu daha da açmış olalım: “Fakir bir genç geceleyin kulübesinde uyurken, uyku ile uyanıklık arasında odasının ışıkla dolduğunu gördü. Gaipten gelen bir ses ona şöyle dedi: “Bundan böyle Allah için çalışacak ve kulübenin önündeki büyük kayayı bütün gücünle iteceksin!” Bunun Allah’tan gelen bir emir olduğuna inanan adam, ertesi sabah kayayı itmeye başladı. Daha ertesi gün, ve izleyen haftalar, güneşin doğuşundan batışına kadar taşı itti durdu. Aylar süren uğraşı sırasında kaya yerinden bile kımıldamadı. Adam gece kulübesine yorgun-argın dönerken, gününün boşa geçtiğini düşünmeye başladı. Gencin şevkinin kırıldığını hisseden şeytan, kalbine vesveseler vermeye başladı: “Ne kadar zamandır bu kayayı itip duruyorsun, bir milim bile kımıldamadı. Kendine bunun için niye yazık ediyorsun? Onu yerinden oynatman zaten mümkün değil, vs.” Böylece, gence görevi yerine getirmesinin imkansız olduğunu, dolayısıyla başarısızlığa uğradığı duygusunu aşılamaya çalıştı. Bu tür düşünceler onun şevkini daha da kırdı ve ümidini gitgide yitirdi. “Doğru ya, kendimi bu iş için niye paralıyorum ki?” diye kendi kendisine söylendi. “Bundan sonra azıcık bir kuvvet harcayacağım, nasıl olsa koca kaya yerinden kımıldamayacağına göre.” Ellerini kaldırdı ve şöyle yakardı: “Allahım, uzun zamandır durmadan dinlenmeden Senin dediğin gibi hareket ettim. Bütün gücümle istediğin şeyi yaptım. Her gün yoruluyorum, ama kayayı bir milim bile kımıldatamıyorum. Neden böyle? Niçin başaramıyorum?” Gaipten şefkatli bir ses cevap verdi: “Ey kulum, Uzun zaman önce sana emrime uymamı istediğimde kabul etmiştin. Sana görevinin kayayı bütün gücünle itmek olduğunu söylemiştim, ve sen de yaptın. Ben sana hiçbir zaman onu yerinden oynatmanı beklediğimi söylemedim ki! Senin görevin onu itmekti. Şimdi gücünün tükendiğini, başarısızlığa uğradığını söylüyorsun. Kendine bir bak bakalım. Pazuların güçlendi, sırtın ağırlığa dayanıklı hale geldi, bacakların çelikleşti. Taşı itmeye başladığından çok daha kuvvetlisin şimdi. Evet, kayayı kımıldatamadın. Ama senden istenen, emre itaat etmen ve onu sadece itmendi. Kayayı yerinden oynatacak olan Ben’dim.” Hatasını anlayan genç, ertesi gün kendi görevinin kayayı yerinden oynatmak değil, onu var kuvvetiyle itmek olduğunu düşüne düşüne, verilen görevi yerine getirdi. İkinci gün, üçüncü gün derken, kaya birden yerinden kımıldadı. O zaman kayayı yerinden kımıldatanın kendisi değil Allah olduğunu anladı. Biraz daha uğraştığında, kaya biraz daha oynadı ve kenara yuvarlandı. Altından da kendisine ömür boyu yetecek kadar büyük bir hazine çıktı.” İnsana düşen, Allah’ın emirlerini yerine getirmektir, emre uymayı gaye edinmektir; yoksa başarı ve neticeleri maksat edinmek ihlasa zıttır. Kur’an ve Sünnet’in bütün emir ve yasaklarına halis bir niyetle yaklaşım keyfiyeti böyle olmalıdır. İslam’da muhtevaları bakımından özellikle böyle olan hükümlere “teabbüdî emirler” denir ki, bir hükmün illet, hikmet veya maslahat yönünü hiç düşünmeksizin sırf emrolunduğu için onu yapmaktır. İman ve Kur’an hizmetinde de biricik gaye, rıza-i ilahidir; hizmet erbabına düşen sadece sa’y ü gayretlerini ortaya koymalarıdır, neticeleri gaye edinmemeleridir. Aksi takdirde “Allahın rızası” değil de, sanki “sonuçlar/başarılar” esas maksatmış gibi olur ki, böyle bir durum hakikate, basîrete ve İslamiyete tamamen ters bir mahiyet arzeder; kaderi tenkite kapı açarak, takdir-i ilahîden hoşnutsuzluk gibi bir kalp hastalığını doğurabilir. Zaman yolculuğunda ilerlerken yolumuzu tıkadığını sandığımız kayalarla karşılaşıyoruz. Kayanın önündeki insan, küçüklüğüne ve kayanın büyüklüğüne bakarak ümitsizliğe ve karamsarlığa kapılmamalı; zira bu ikisi de şeytandandır. Belki Yüce Yaratıcı’nın imtihan sırrına ve büyük hikmetine itimaden gönül rızasıyla zorluklara tahammül edip sorumluluklarını yerine getirmeye çalışmalıdır. Çöllere yollanmış Hicaz yolcusu karıncalar gibi insanlar da, dünya çöllerinde ilerleyen Cennet yocularıdırlar. Gayret kuldan, muvaffakiyet Allah’tan... July 28 ANLARSIN...ANLARSIN
Bir gece habersiz bize gel Öyle yorgunum ki hiç sorma Sen halimden anlarsın Sabahlara kadar oturup konuşalım Kimse duymasın Mavi bir gökyüzümüz olsun Kanatlarımız dokunarak uçalım İnsanlardan buz gibi soğudum İşte yalnız sen varsın Öyle halsizim ki hiç sorma Anlarsın ![]() Cahit KÜLEBİ July 27 sadece bir saatSadece Bir Saat
![]() *************************************************************************** Yapma. Ne olur yapma. Öylesine acı ki sözlerin. Kalbini üzüyorsun. İnsanı en çok üzen kendisidir biliyorsun. Bir an dur. Hadi ama. Sadece bir an. Bir an içine bakmadan dışarıya bak şöyle bir. Dışardan kendine bakabilirsin ama. Kendini içinde boğulmaktan kurtulmalısın önce. Benliğin seni boğazlıyor baksana. Kendini benliğin yüceltmesinden kurtaracaksın önce. Nasıl mı? Kendini yüceltmeye çalışan istek ve arzularını, olmasını istediği şeylerin olmamasından kaynaklanan yakınmalarını parantez içine alarak.
Mustafa ULUSOY
Olmadı mı? Peki, bir de şöyle denesen. . Bir saatliğine sızlanmaktan vazgeçemez misin? Tamam. Ne demek istediğimi biraz daha açmaya çalışayım. Bugün bir saat ayırıyorsun kendine. Sadece tek bir saat. Tamam kızma. Bir ânı bir saate çıkardığımın farkındayım. İşte bu tek saatte hiç sızlanmıyorsun. Hiç şikâyet etmiyorsun. Hiç mızmızlık etmiyorsun. Hiç tenkit etmiyorsun. Hiç beğenmemezlik etmiyorsun. Hiç ama hiç. Neyi mi? Her şeyi. Kendin dahil her şeyi. Bir saat sadece. Tek bir saat.
Önce kendin çıkıyor karşına. Yoo. Susuyorsun. Benliğinin kalbine sapladığı o incitici sözlere bir saat aldırmıyorsun. Tek bir saat.
Hava çok mu kötü? Bir saat boyunca, hava kötü yerine, hava sadece soğuk, diyemez misin? Ruhuna bir nefes aldıramaz mısın? “Allah’ım yarattığın soğuk havayı da sıcak havayı da seviyorum” diyemez misin? “Çok zor” diyorsun. Kabul ediyorum.
Başın mı ağrıyor? Bir saat için başının ağrısından sızlanmayı kesip şükrediyorsun. Garip mi geliyor bu? Bir denesen. Başının ağrısına tebessüm ediyorsun.
Karnın acıkıyor. Hiç şaşırmadım. Gerilince hep karnın acıkıyordu, değil mi? Hemen sığınmıyorsun yiyeceklerin o cezbedici tadına. Açlığın lezzetini tadıyorsun. Sadece bir saat. Baksana, açlığa şükretmek istiyor ruhun ve kalbin. İnsan olmanın başka bir halini tadıyorsun. Acizliği tadıyorsun.
Üst kattaki ailenin çocuklarının gürültüsü geliyor. Sanki tepene biniyorlar gibi hissediyorsun. “Olsun” diyorsun. “Olsun varsın.” Çocukların ayak sesleri sana küçücük hayatların sesi gibi geliyor bir saat. İki sene sonra bebeğin ağlama sesleri koşarken çıkardığı gürültülere dönüştü, öyle mi? İlginç geliyor bu sana. Bir saat de olsa ilginç geliyor. Balkondaki çiçeklerin değişimi kadar ilginç. Ürkütücü bir sessizlikte yaşamak ister miydin? Bence de istemezdin. Gürültüye bile şükretmen ne güzel.
“Ama…”
Amalar yok bir saatin içinde. Varoluşuna sımsıkı sarılıyorsun. Varlığının şimdiki haline. Şikâyet yok. Baksana, on dakikası geçti bile.
Sözler mi? Şuradan buradan, ondan bundan duyduğun seni inciten sözler mi yankılanıyor kalbinin kuytu köşelerinde? Buna rağmen bir saat içinde “Allah’ım, her şey ama her şey için Sana şükrediyorum” demeye mi çalıştın? Bak işte oluyor. Kalbin ne çok sevindi. Ruhuna sanki melekler dokunuyor.
İşte bak, şimdi sen sen oluyorsun. Sen. Kâinatın gözbebeği. Varoluşun seyircisi. Kâinatın en çok merhamet edilen misafiri. Kalbinden çıkan ses dudaklarında sözcüklerle O’nun arşına yükseliyor: “Allah’ım, Senden sonsuz memnunum. Senden razıyım.” Biraz önce kainatın en önemli cümlelerinden birini kurdun farkında mısın? Kalbin ağladı ağlayacak. Sevinçten.
Yarım saat mi geçti? Tamam. Geçsin. Yeter ki böyle geçsin. Yeter ki O’ndan sonsuz razı olarak geçsin.
Başka amalar mı geliyor zihnine? Hayatta mahrum olduğun şeyler geliyor, değil mi? Ooo. Peki. “Ama”lara teslim olmuyorsun bir saat. Tek bir saati benliğinin arzularından kurtaracaksın. “Şükretmem lazım biliyorum ama…” Hadi ama. Tek bir saat “ama” yok. Sahip olmadıklarını düşüne düşüne, sızlana sızlana kalbini kasvete sürüklediğin tüm yoksunluklarına rağmen “Ben Senden razıyım” diyorsun. Bak, oluyor.
Bir saatte sana verdiklerinden ve vermediklerinden dolayı O’ndan razı olmak ne mi ki? Biliyor musun, bırak tek bir saati, O’ndan bir “an” bile razı olmak sonsuzluk demektir.
Süre doldu öyle mi?
Bir gün de bir melek gelecek ve “süre doldu” diyecek, biliyorsun. July 24 susmak güzeldir..
******** Usulca sokulur derviş gülün dibine…
********
Mûsâ -Aleyhisselâm-… Deniz ikiye ayrılmış işaret edince… O müthiş mûcizenin vecdi içinde konuşunca karşı yakada biri: ********
********
********
********
******** ****
GÜNÜN SÖZÜ Kurdun elinden çobanlık gelmez. Sadi
--~--~---------~--~----~------------~-------~--~----~: islamfazileti@googlegroups.com July 23 *bu kadar mı kötü???*Titrek bir mum alevinde veya beş numaralı gaz lâmbasının cılız ışığında geçen gecelerimiz vardı bir zamanlar. O zamanlar TV denen ‘vakit çalar’ yoktu radyomuzda hem saat başı haberleri hem de kendi müziğimizi dinlerdik. Radyo dinlemediğimiz zamanlarda ise bir köşeye çekilir mütevazı dünyamızda hayaller kurardık. Böyle yapınca sanki onulmaz yaralarımız iyileşir kendimizi mutlu hissederdik.Bazen göz pınarlarımızdan sessizce kayıp giden göz yaşlarımıza vururdu bu cılız ışıklar bazen yeni bir ümit bulmanın sevinciyle parlayan gözlerimize bazen de çaresizlikle iki yana açılan ellerimize… Ama her hâlükârda o cılız ışıklar ruhumuzu ve çevremizi aydınlatırdı!..Titrek mum ışığında zorlukla okunan yazılar daha mânâlıydı sanki. Dudaklardan dökülen her nağmenin ruha hitap eden bir yanı vardı. Şarkılar da türküler de bizdendi ve onları bizden birileri söylerdi bir zamanlar.Sevgilerimiz içten özlemlerimiz daha bir tutkuluydu. Gecelerimiz daha kısa fakat mânâlıydı. O loş ışıkta yüzün bütün çizgileri gözükmese de sohbetler daha bir koyu ve tatlıydı. Dizi filmler ve filmlerin sahte kahramanları hayatımızın her alanını kaplamamış dost ve komşu sohbetlerinin ana teması olmamışlardı henüz. Her yerde kendi dünyamız konuşulurdu. Sohbetlerimize mum diken TV olmadan önce çaresizlerin dertleriyle hemhal olmak için çırpınanlar çoktu. O zamanlar dostlar için ayrılan vakitler dar değil alabildiğine genişti. Aile hayatımızda ilgisizlikten şikâyetler çok azdı o zamanlar. Çocuklarımız şefkatin merhametin ve sevginin pınarlarından kana kana içerlerdi.Ve sonra hayallerimizin üstüne perde çeken elektrikler geldi evlerimize davetsiz bir misafir gibi. Etrafımızı ve bütün odalarımızı aydınlattı lâmbalar; ama sanki büyü bozuldu âniden. Zamanla içtenliğimiz de sohbetlerimiz de başkalarının dertleriyle hemhal olmak da tarihe karıştı. Bize dâir birçok güzellik yanlarına kardeşliği de alarak o kadar uzaklara gittiler ki…Gözlerimiz kitap sayfalarında artık gezinmiyor o kanal senin bu kanal benim geziniyoruz türküler yok dilimizde. Bütün her şey teknolojiyi nasıl ne zaman ve ne şekilde kullanacaklarını bilmeyen insanlar yüzünden bozuldu.O eski dostluklarımız sevgilerimiz kardeşliklerimiz diğerkâmlıklarımız geri gelse; eski günlerimize yeniden kavuşsak. Her şey mumların erimesi fitillerin bitmesiyle tarihe mi karıştı gerçekten? Kaybettiğimiz benliğimizi bakalım bulabilecek miyiz yeniden? Oysa kalbimiz aynı kalb ruhumuz aynı ruh eski günlerdekinden ne eksik ne fazla. Üzerimizdeki ataleti bir atabilsek kaybettiklerimizi aramaya başlasak her şey eskisi gibi olacak.July 01 YAZ'DAN BİR KIŞ YAZISI...YA DA BAHAR...YA DA SON BAHAR....![]() BİR YAPRAK düştü toprağa.
Sonra bir başkası. Sonra peş peşe döküldü bütün yapraklar. Ağaçlar soyundukça toprak giyindi: Önce altın sarısına döndü, sonra altınlarıyla beraber beyaz kefenine büründü. *** ÇİÇEKLERDEN eser yok. Kelebekler uçup gitmiş. Güller kurumuş, bülbüller susmuş. Sevilenler, elveda demeden sevenleri terk edip gitmiş. Yemyeşil ormanlar iskeletlerle dolmuş. Daha dün cıvıl cıvıl hayat kaynayan bu yerlerde, şimdi firak hıçkırıkları bile yankılanmıyor. Çünkü geride ağlayacak kimse de kalmamış. Hani, nerde o güzelim gelincikler? Nerde elma çiçeklerine doluşan arıcıklar? Nerde gün âşıkı çiçekler? Gün nereye koşturuyor sahi? *** KOŞAN günler, kaybolan günler, âşıklarını ardından ağlatan günler... Hepsi, her gelişinde birşeyleri beraberinde getirirler, ama “Tadına doyan var mı?” demeden, getirdiklerini alır götürürler. Günlerden nice ömürler olur; günlerle beraber nice ömürler ölür. Gönlümde hüzün var, yaklaştı akşam Ömrümün güneşi zevale döndü. Akşamları sevmek belki çare olurdu—şafakla beraber o da çekip gitmeseydi! Ama dünyada beni bırakıp gitmeyecek ne var, söyler misiniz dünya âşıkları? En güzeli bahardı; şimdi kefenine bürünmüş yatıyor. Niye durmadı buralarda? Durmayacaksa niye geldi? Ardından ağlatacaksa eğer, niye yüzüme gülüp durdu çiçekleriyle? Öyle bir gaddarlık, böyle bir güzelliğin arkasında kendini nasıl sakladı? Yeşil tomurcuğun içinden fışkıran pembe gül, solacağını niye haber vermedi? Penceremin önünde cıvıl cıvıl öten serçecik, öleceğini niye söylemedi? Yoksa söyledi de ben mi işitmedim? *** YAPRAKLAR peş peşe döküldü toprağa. Çiçekler birbiri ardınca soldu. Kuşlar ve kelebekler birer birer öldü. Şimdi yalnız iskeletler var dağ eteklerinde. Ve onların ayaklarını örten bembeyaz bir kefen. Günler, beraberinde getirdiklerini alıp götürdüler. Günlerle gidenler ise... Durun bir dakika! Onlar aslında hiçbir şey götürmedi, götüremedi. Çünkü kendilerine ait hiçbir şeyleri yoktu. Irmağın üzerinde hızla akıp giden damlacıkların parıltıları kendilerinden olsaydı, arkadan gelenler nasıl parlayacaktı? Halbuki o damlacıklar karanlıklardan çıkıp gelmişlerdi. Gülün fidanında da o pembe tebessüm yoktu. Serçe yumurtasında o sevimlilik yoktu. Gelincik tohumlarında o nazenin güzellik yoktu. Elma çiçeklerinin iskeletinde kuru bir odun yığınından başka hiçbir şey yoktu. Onlar geldiler ve gittiler. Gitmek istediklerinden gitmediler. Gitmek zorundaydılar. Çünkü onlarda görünen güzellik, başka başka aynalar istedi. Çünkü öyle bir güzellik bir güle, bir bülbüle, bir bahara razı olmazdı. Öyleyse sen de bir güle, bir bülbüle, bir bahara, bir dünyaya razı olma. Eskimiş aynalar, bırak, kırılsın gitsin. Sen yeni aynalarda seyret güzelliği. Sabret; şu kefenin koynunda uyuyan bahar, yeniden gülleriyle yüzüne gülecek. Serçeler yine cıvıldaşacak. Dağ yamaçları yakında gelinciklerle dolacak, iskeletler canlanıp gelinliklerini giyecekler. Gurup secdesine kapanmış yüz binler çeşit güzeller, yine dirilip karşında belirecekler. Onlarda cilvelenen Esmâyı, bu sefer tazelenmiş ve özlenmiş olarak bulacaksın. Ve o Esmânın cilvelerinde, sevilenlerin sevenleri asla terk etmediği âlemlere bir çağrı okuyacaksın. İstersen, şimdiden zevk edebilirsin o âlemleri. Cismin yerinde dursa da hayalin, ruhun ve kalbin geçmiş ve gelecek bütün baharlarla beraber o âlemlerden de dilediğin kadar çiçek toplar ve koklar. Bak, soldu dediğin güller, öldü dediğin bülbüller, asıl ve nesilleriyle el ele vermiş, tesbihatlarıyla süslenmiş, misâl âleminin levhalarında, gayb âleminin derinliklerinde, âhiret âlemlerinin menzillerinde hâlâ diriler ve diri kalacaklar. Onun için, sen aynayı bırak, Esmâyı bul. Leylâ’yı bırak, Mevlâ’yı bul. Yoksa Leylâ’yı arayan ancak belâyı bulur. Mevlâ’yı arayan ise, bütün fâni sevgililerin arkasından dökülen gözyaşlarını bir anlık sohbetiyle ebedî sürurlara çeviren bir Habîbu’l-Bekkâîn ile beraber olur. Gülün açmasında ve solmasında, bülbülün ötmesinde ve susmasında, baharın doğmasında ve ölmesinde hep Onun seninle baş başa bir sohbeti var. Hâlâ cevap vermeyecek misin? *** YAPRAKLAR birbiri ardınca koştu Onun çağrısına. “Lebbeyk” dedi ve toprağın koynuna düştü. Çiçekler, kuşlar, kelebekler, böcekler, birer birer Ona döndü. Hepsi de tesbihatlarını ve bütün hayatlarının mahsulâtını Ona sunarak resmigeçitteki yerlerinden ayrıldı. Toprak onları Rabbinin emriyle bağrına bastı, yorganını üzerine çekti. Yeni bir baharda yeni bir şevkle dirilmek için uykuya daldı. Dün cemâl tecellileriyle kaynayan bu yerlerde şimdi bir izzet ve celâl tecellîsi hüküm sürüyor. İkisi de aynı yerden geliyor. Öyleyse giden yok, ölen yok, ayrılan yok, kaybolan yok... Ezelî Esmânın bir Müsemmâsının değişik tecellîleri var sadece. Merhaba kış! Dünyamıza hoş geldin Bir teselli ararım bakınarak çevreme. Aynılardan bir aynı oldugunu görürüm aslında hayatın. Görünüşte fizik aynı, mutlulukla gülen gözler,kederle çatılan kaşlar aynı. aynı kapılardan girip çıkar insanlar, aynı gözle görür aynı yürekle hisseder. Açlıkta yiyecekler aynı ,susayınca su. Sokak satıcıları hep aynı bagırır, vitrinlerin dekorları aynı. Dogan bebekteki sevinç, ölenin ardından yakılan agıtlar aynı. Yaşanan mekanlar hep dört duvar, ölünce mezarlıklar aynı. Her şeyin aynı olduğu bu alemde, bu kadar ortak noktada buluşan insan neden her bireyde farklı farklı.Neden anlayamaz ki insan bir diğerini. Neden esirger insan insana verebileceklerini?Neden hep aydınlığında yürüyeceği ışıgı ararken kendisi ışık olmayı unutur.? Neden merhamete şefkate bu kadar ihtiyaç duyarken kendisi bunları unutur. Neden hep versinler diye umarken vermeyi unutur. Neden anlaşılmayı bu kadar isterken anlamayı unutur. neden sevgiye bu kadar ihtiyaç duyarken, başkalarının da onun sevgisine ihtiyacı olduğunu unutur?
Ey insan, sevdiklerini kendi eliyle karanlığa ugurlayan, arkasından da oturup timsah gözyaşlarıyla agıtlar yakan ... Tarih hep tekerrürle akıp gidiyor hayatımızdan, acılar baki ama asla ders almadan. Rabbim ne olurdu insanlar bu denli zalim, duygular böylesine çılgın olmasaydı. Düşlerim değişirdi belki o zaman. Bütün renkler kendi renginde olurdu. Yeşilin rengi yeşil bulutta hep maviler. Sular tadına varılan, içtikçe kanılan. Hüznün kasveti kalkardı yanaklardan. Çocuklar görürdüm çocukluğunu doyasıya yaşayan. sevgiye dostluğa kanmış insanlar her bir sokaktan. ACININ ADI PAYLAŞMAK, MUTLULUGUN ADI SEVMEK OLURDU. SOYUNURDU SEVGİ KENDİSİNİ LEKELEYEN, GÖSTERİŞTEN, YALANDAN, MENFAATTAN, RİYADAN. GERİYE SADECE KENDİSİ KALIRDI VE SEVGİNİN ADI GERÇEKTEN SEVGİ OLURDU... June 29 *dua*Dua eden sevgili kuldur münafık insan????Münafıklık küfre girmekten daha şedid bir suç, hemde günah.. June 15 mutlaka okunmalı bu yazı...(tşk simuzer sultan)Güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak; fakat, arkana bakma.. Unutma, yolcu değişir, yol değişir, ama menzil değişmez. Vahim olan, yolun yolcusuz olması değil; “en doğru yol: en dikensiz yoldur” diyenler seni aldatıyorlar. Ayağına batan dikenler, aradığın gülün habercisidir,dikenine katlanmaktan söz edenler, aşıkmış gibi davrananlardır. Dostum, yollar yürümek içindir. Yol boyunca; yola çıkıp da yürümeyenleri, Yola oturup, gelen-geçenin ayağına çelme takanları, Tel örgülerle çevirdiği yolu kendisine zindan edip volta atanları, Maratona 100 metre koşucusu gibi hızlı gidip, 50. metrede yola yatanları, Yürüyüşün uzun ve yolun zahmetli olduğunu görünce, yolculuk üzerine zor atanları, Yürümeyi bırakıp, yol-yolcu ve menzil üzerine kalem oynatanları, Ayağına batan tek bir dikenin faturasını çıkarıp, ömür boyu tafra satanları, Beyaz atlı kurtarıcıyı gözlemek için ufka bakıp bakıp dağıtanları, Yanlış kılavuzlara kızıp yolu satanları göreceksin. ALDIRMA YÜRÜ.. Vahiy haritan, NEBİ kılavuzun, Akıl pusulan, İman sermayen, Amel azığın, Sevgi yakıtın, Ahlâk karakterin, Edep aksesuarın, Merhamet sıfatın, Şeref ve izzet adın olsun. Doğru yol: Her molada yolda olup olmadığını, yürümen gereken menzil istikametinde yürüyüp yürümediğini kontrol etmen, pişman olmaman için elzemdir. Yön tayini sık sık gerekli olabilir. “Haritayı saklayabileceğin en güvenilir yerin yüreğindir.” HALİL CİBRAN June 11 elveda ya da merhaba ne farkeder?eğer...
*BİRİNİN İZİNDEN YÜRÜNÜRSE, ONU GEÇMEK MÜMKÜN DEĞİLDİR.
**Çaresizlik öğrenilmiştir. Başarılı olmak da öğrenilebilir. *Sende sandığından fazlası var. Gelebileceğin en iyi yerde değilsin. *Yeni bir hayat için gereken, yeni bir akıldır. Doğru şeyi yapmak için yanlış zaman yoktur. *Rüzgarı suçlamayı bırak, yelkenleri kullanmayı öğren. Seyirci koltuğundan sıkıldıysan , sahneye çık. *ZİRVEDE HER ZAMAN BİR KİŞİYE DAHA YER VAR. Hayatta ya tozu dumana katarsın ya da tozu dumanı yutarsın. Seçim SENİN!(Mümin SEKMAN)
*EĞER İNANCINI YİTİRDİYSEN, Elveda ya da Merhaba Ne farkeder?İnanmak sevmektir, başarmaktır. "Kısaca İnanmak her şeydir” June 10 SONBAHARLAR BİTMEZ/belki yağmurdu bilmem gözlerinden süzülen
“Sorma …sorma…Eğer yapabilirsen sen de sus ve bana solgun , yalvaran, acıyan, üzülen bakışlarla bakma.Merhametin, bir nokta büyüklüğündekini bile istemiyorum.Hafızama merhamet hançerlerini saplama.Çıkaramıyorum sonra anne.
Olma, bu kadar iyi olma, dayanamıyorum anne.
Kabul et .Olmuyor anne!Bir şeyler kırıldı.Ne çok şey kırıldı!Parçaları ve parçalanmışlıklarımı toplayamıyorum.Ellerimdeki titremeye,yüreğimdeki sızıya, dermanı kalmamış felçli ayaklarımın durağanlığına engel olamıyorum.
Yürüyemiyorum anne …Konuşamıyorum.Düşünemiyorum.Ama biliyor musun ki içimdeki haykırma isteği dağlardan da büyük.Gözlerimdeki yaş denizlerden de engin.Ya kalbimdeki hüzün?Sorma anne , sorma..
Hayalimdeki tablo mu?Onu bir gün çizerim inşallah .Sırf senin için çizerim…Göz pınarlarında halkalanmasın benli acıların görüntüleri yeter ki….Bırak ağlamayı...O incecik, narin sevgin acılarımla lekelenmesin anne.” diyordu içinden ….
June 08 SİGARA İÇENE HİTAP
HANGİ KARA PARÇASI TÜM HAYALLERE HAYATTIR?
June 02 YAŞAMAK SANATI...KİM bilir kaç insandan duymuşsunuzdur.Yaşamak Sanatı İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için, sevmekten korkuyor. Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için. Düşünmekten korkuyor sorumluluk getireceği için. Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için. Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için. Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için. Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için. Ve ölmekten korkuyor aslında yaşamayı bilmediği için.
Aslında çok güzel özetlemiş Shakespeare yukarıdaki dizelerde, insan denilen varlığın doğumu ve ölümü arasındaki süreç içerisinde elde ettiği “yaşamak” eyleminin içini neden tam olarak dolduramadığını. Çevre faktörünün çok büyük bir etmen olmasıyla birlikte, çocukluktan itibaren her birimizin kafasına vurula vurula öğretilmiş olan korkular, dolayısıyla da yaşanan çaresizlikler yaşamayı engelleyen
|
|
|