yerinde duranla...'s profile*ahensa*PhotosBlogListsMore Tools Help

Blog


    November 02

    GÜNÜN SONU

                                                        GÜNÜN SONU

    BİLEMİYORUM J L

    Ne resim yapabiliyor ne de kitap okuyabiliyorum.

    Ne de sana kavuşabiliyorum.

    Şu dolu dizgin yağan yağmurda hani senin de söylediğin gibi el ele tutuşup ıslanmak,  sudan çıkmış ördeğe dönmek vardı.

    Yok, yoklarla dolu hayatım bu aralar.Eh işte… sıkıcı yani.

    Ara sıra içtiğim acı tatlı bir yudum çay da olmasa hayat nasıl  çekilir?

    Aile bireylerinin sağlıklı ve huzurlu olması dışında  güzel olan ne var ki?

    Evimin ve arabamın sıcaklığı dışında güzel olan ne var ki?

    Kızımın sevinçleri, heyecanları, coşkuları ,ışıltısı dışında güzel olan ne var ki?

    Mesai arkadaşlarımın her sabah“günaydın” “nasılsın” , her akşam iyi akşamlar …diyen selamları dışında güzel olan ne var ki?

    Her saniye, hiçbir sağlık problemi yaşamadan ta derinden ohhhhhhhh dercesine çektiğim nefesin dışında  güzel olan ne var ki?

    Ne var ki kararmışsa hava ve yağmurdan göz gözü görmüyorsa.

    Ne var ki dönmüşse yüzler yağmur yüklü gökyüzüne?Şimşek çakıyorsa…Fırtına saçıyorsa…

    Ne var ki şükre ve hamde mani  beyinlerin dünyasında alış-verişimizi yapıyorsak?

    Ne var ki hapsolmuşsak  ideallerimizin yuvarlandığı boşluğa?

    Ne var ki, ne var ki değil mi?

    BİLEMİYORUMJ L

    October 30

    insanoğlu işte...

     

    •  
      • Bu hasret burada bitmeli
    • Kıyamet gibi karşımda duruyor her sabah
    • İki kaşımın ortasında yani 
    • Hilali bir tutkunun sabahında
    • Kavuşmuyor ellerim
      • Ölümsüzlük değilse de yalnızlık
    • Korkuyorum…
    • Bir şey var acıdıkça çoğalan
    • Çoğaldıkça acıyan bir şey
    • Kafamı duvarlara vursam da
      • İçimden çıkmayan bir şey
    • Bilsem de bilmeyen için soruyorum
    • Ellerimi bırakıyorum ırmaklara
    • Parmak izlerimin kusurunu gizliyorum
    • Oysaki bakışlarımdan biliniyorum
    • Geceye yakındır duruşum
    • Kalemi tutuşumdan belli
    • Yasaklanıyorum
    • Kelimeleri yutkunuyorum birer birer
    • Susuyorum…

     

    hicran

    October 21

    kaybedilenler

     

     

     

     

    KAYBEDİLENLER

     

    Bir gün geldi,

    İnsanlar…

    Virgülü kaybettiler önce…

    Bıktılar uzun cümleler kurmaktan.

    Ve basitleşti ifadeleri,

    Ve basitleşti düşünceleri  tıpkı ifadeleri gibi.

    Başkaydı zaman , bir başka zaman.

    Nida kayboldu.

    Ürktüler ses çıkarmaktan.

    Ne bir haksızlığa kızabildiler, kendilerine yapılan.

    Ne de bir şeye sevinebildiler, gönüllerince bir an.

    Artık, içlerinde hiçbir şey, uyandırmaz oldu heyecan.

    Başkaydı zaman, bir başka zaman.

    Soru işaretini kaybettiler.

    Soru sormaz oldu,

    İnsanlar…

    İlgilendirmiyordu onları,

    Ne aydı, ne yıldızdı…

    Başkaydı zaman, bir başka zaman.

    Kaybedildi iki nokta üst üste.

    Çünkü herkes bilse bir şeyi…

    Bilinmeyen o şeyin, ne önemi kalırdı.

    Niçin açıklansındı, bir başkası öğrenirse olmazdı.

    JAHHHHHHH!Tırnak işareti vardı hala.

    Ne doğru , ne de eğri …

    Herkesin vardı fikirleri…

    Tek İş aktarabilmekti başkasının sözlerini..

    Tekrarlayabilmekti.:)

    Avunmak güzel şeydi!?Hele avutulmak????

    Ömrün  son deminde

    Unutuldu hissetmek, düşünmek, konuşmak, paylaşmak…..

    Bir bir ölüyordu dünya insanı.

    Başkaydı zaman, bir başka zaman.

    Saatin son tiktağı da  sustu.

                                                     BAŞIBOŞ GEÇİP GİDEN suskun HAYATA, Azrail,  bir “nokta” koydu.
     
    October 16

    sen basit hüzünlerinle oyalanadur


    Özür diliyorum senden ey hayat
     
     
    Mümkün olsa, her dostumu buraya mutluluk stajına çağırırdım. Yaklaşık bir aydır el bebek gül bebek hazırladığımız Rehabilitasyon Merkezimizde,(Dr. Senai Demirci Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi, 0216 4664040) hayatın saklı yüzünü, gölgede bekleyen sürprizlerini okuyorum. Burada küçücük sevinçlerin, minicik başarıların ne kadar da büyük olduğunu öğreniyorum. Mutlu olmayı unutanların, hatırlayacağı o kadar mutluluk var ki! Sevinmeyi büyük şeylere bağlayanların keşfedeceği o kadar sahici sevinçler var ki!.
    Kendimce bir "Engelli Günlüğü" tutmaya karar verdim. Bu günlüğün kahramanlarını, aileleri izin verdiği ölçüde, fotoğraflıyorum da. Tanıyın istiyorum o kalbi büyük kalıbı küçük kahramanları. Bir de onların annelerini, babalarını, utangaç kardeşlerini, mahzun ağabeylerini, eli koynunda ablalarını iyi bilin.
    Bilin de, çocuklarınız üst başlarını çamurlayarak koşuyorlar diye, koltukların üzerinde zıplıyorlar diye, olmadık ukalalıklar yapıyorlar diye üzülmemeyi öğrenin. Burada, çocuğunun "ilk adım"ı için bir ömür tüketen anne babalar var. Burada, âmâ kızının gözünün içine hasret dolu bakışını yıllardır bekleyenler var. Burada, otistik kardeşinin yarım da olsa bir tebessümünü umutla bekleyen küçücük ablalar var.
    Down Sendromlu ağabeyinin bin bir zahmetle ağzından çıkardığı sözcüklerle mutlu olmayı öğrenmiş bir ilkokul öğrencisi gördünüz mü? Kardeşinin tekerlekli sandalyeden ayağa kalkamamasına alışmış, erken yaşta olgunlaşmış minik ağabeyler tanıdınız mı siz? Küçük kız kardeşinin de kendi yaşına geldiğinde yürüyemez olacağının kendisinden sır gibi saklandığı kas erimeli ablanın gözlerinin içine baktınız mı hiç? On yaşında her çocuk gibi koşup dururken sadece beş yıl içinde yürüyemez hale gelip hızla ihtiyarlamış büyük ruhlu gençleri gördünüz mü siz?
    Bir görseniz onları. Bir bilseniz göğüslerine saplanmış paslı hançerleri. Belki de, benim gibi, anne baba olduğunuza utanırsınız. Hayattan bıktığınıza, sevdiklerinize küstüğünüze yanarsınız. Gereksiz mutsuzluklar ürettiğiniz için bin pişman olursunuz.
    Bir babanın 18 yaşındaki oğlunun ayakkabılarını özenle çıkarışını, tekerlekli sandalyesinin aparatlarını sabırla söküp yerine takmasını seyrettim geçen gün. Hayranlıkla ama mahcubiyetle. Kızıma ayakkabısını giymekte nazlandığı için kızdığım anlar geldi aklıma. O babanın ve annenin "Niye bu bizim başımıza geldi!" demek yerine, suskunca, minnet duygusuyla ekibimize teşekkür edişini kısa bir film olarak çekmek isterdim. O filmin müziğini bestelemek için en az 15 gün oğlumu tekerlekli sandalyede gezdirmem gerek. Onaltıncı günde yürümeye devam edeceğini bile bile de olsa, o 15 günün ıstırabı ne kemanlar sızlatırdı acep.
    Sonra, hiç kötülük düşünemeyen o meleksi varlıkların annelerinin gözlerinin içine bakışları düşüyor aklıma. Down Sendromlu bir delikanlının nasıl da babasının dükkanına sadakatle koşturduğunu, getir götür işlerine seve seve baktığını, dükkanı ince ince süpürünce mutluluktan nasıl da gözlerinin içinin parladığını anlattı annesi önceki gün. Annenin de gözlerinin içi gülüyordu anlatırken. Ne garip değil mi, bir düğün hayal edemiyor oğlu için ama lekesiz bir sevinç gözlerinin ta içinde büyüdükçe büyüyor. Utandırıyor beni.
    Ömrümün ahirine hayatın bu mahzun köşesinde nöbet tutmam yazılmış meğer. İlk fırsatta, bir günümü işitme engelli gibi kulaklarım kapalı geçirmeyi düşünüyorum. Bir başka günde de tekerlekli sandalye ile semtimde gezmeyi deneyebilirim. Bir başka gün elimde bir "beyaz baston"la kaldırımların köşelerini ve inişlerini yoklarken görünebilirim. En zoru da, kucağından hiç inmeyen, belki hiç tebessüm etmeyen, şefkatinin karşılığını yüzünde hiç okuyamadığın bir zihinsel engelli çocukla hiç olmazsa bir gün geçirmek...
    Bir avuç öğrencimiz var şimdilik. Bizden önce o suskun acıların nöbetini devralanlara hayranlıkla bakıyorum. Bu şehrin kaldırımlarını tekerlekli sandalyeye göre yıkıp yeniden yapıyorum hayalimde. Bu şehrin seslerini bir de görme engellilerin kulağından dinliyorum şimdi. İşitme engellilerin annelerinden bile duyamadığı o müşfik sesin açlığıyla, anne yüzünün her noktasından şefkat emmelerini seyrediyorum şimdi.
    "Öğrenci" mi demiştim? Düzeltiyorum. Bize öğrettikleri o kadar fazla ki. İzninizle "öğretmen" demek istiyorum onlara. Unuttuğumuz mutlulukları bize yeniden hatırlattıkları için. Acemisi olduğumuz sevinçleri bize yeniden öğrettikleri için. Ne güzel öğretmen onlar.. Susarak öğretiyorlar!
     
     senai DEMİRCİ
    September 14

    eşeğin gölgesi

                                          *******************Eşeğin gölgesi**********************

    MEŞHUR YUNANLI hatip Demostenes, bir gün Atina’daki bir toplantıda konuşmak için kürsüye çıktığında, ahali aralarında konuşmayı bırakıp gürültüyü kesmedi.

    Bunun üzerine Demostenes halka hitaben şöyle dedi:

    “Size yalnızca iki cümlecik söyleyeceğim.”

    Sözünü tamamlar tamamlamaz da, bir fıkra anlatmaya başladı:

    “Vaktiyle bir Atinalı bir yere gitmek için bir eşek kiralamış. Eşeğini kiraya veren adam da aynı yere gideceği için beraberce yola koyulmuşlar. Tam yarı yola geldiklerinde bir sıcak basmış. Dinlenmek için mola vermek zorunda kalmışlar. Fakat ortalıkta hiç gölgelik bir yer yokmuş. Eşeğin asıl sahibi hemen eşeğin gölgesine sığınmış. Bunu gören öteki adam hiddetlenmiş:

    ‘Oraya oturmak benim hakkım’ demiş.

    ‘Niçin?’

    ‘Çünkü eşeğini kiraladım ben!...’

    ‘Ama ben eşeğin gölgesini kiraya vermedim ki!’

    Derken aralarında muazzam bir kavga çıkmış...”

    Demostenes, sözün burasına gelince, hemen kürsüden indi. Halkın:

    “Sonra ne olmuş, anlatsana?” diye bağırması üzerine, tekrar kürsüye çıktı:

    “Ey ahali,” dedi. “Sizin iyiliğiniz için bir lâf edeyim dedim, dinlemediniz. Ama bir eşeğin gölgesini nasıl da merak ediyorsunuz...”

    Onun bu sözleri orada bulunanları fena halde utandırdı ve bu sayede Demostenes, güzel dersler yüklü konuşmasını rahatça yapabildi...

    July 30

    inci tanelerinden, inciler....

    ATEŞ DÜNYADAN GİDİYOR

     

    Abbasi'lerin ünlü halifesi Harun Reşid zamanında yaşamış olan Behlül Dana (VIII. yüzyıl) dönemin evliyasındandı. Zaman zaman aklından zoru olan kimselere has tavırlar takınır, herkes de bundan dolayı kendisini deli sanırdı. Ama bunu maksatlı yapardı. Behlül daima Harun Rediş'in yakınında bulunur, çeşitli sebepler hasıl ederek onu uyarırdı. Bir gün Behlül, üstü başı toz toprak içinde uzun bir yolculukan gelmiş olmanın belirtileri ile Harun Reşid'in huzuruna çıktı. Harun Reşid sordu:

    - Be ne hal Behlül, nereden geliyorsun?

    - Cehennemden geliyorum ey hükümdar.

    - Ne işin vardı cehennemde?

    - Ateş lazım oldu da ateş almaya gittim.

    - Peki, getirdin mi bari?

    - Hayır efendim getiremedim. Cehennemin bekçileriyle görüştüm, onlar "Sanıldığı gibi burada ateş bulunmaz, ateşi herkes dünyadan kendisi getirir" dediler.

     

    BEHLÜL DİVÂNE

     

    Birgün adamın biri Behlül'e akıl danıştı:

    - Ey Behlül Dana, ben zengin olmak istiyorum, bana ne tavsiye edersin?

    Behlül bir an düşünüp cevap verdi:

    - Demir al, demir sat.

    Demir ticareti eski çağlardan beri kârlı bir iş olarak biliniyordu. Çünkü demir hiç fire vermeyen, daima üstüne koyan bir maddeydi. Adam Behlül'ün tavsiyesine uyup demir ticaretine başladı ve gerçekten kısa zamanda dilediği gibi zengin biri oldu. Zengin olduktan sonra Behlül için "Bu ne budala adam, verdiği akılla herkes köşeyi dönüyor,

    kendisi fakirlikten kırılıyor" diye düşündü. Bir zaman sonra Behlül'ün karşısına çıktı, yeni bir akıl danıştı:

    - Ey Behlül Divâne (Dana yerine aptal yerine koyarak divane diyor) ben demir alıp satmaktan yeterince zengin oldum. Biraz da başka bir iş yapayım. Bu sefer ne tavsiye edersin?

    Behlül adamın içini dışını bildiğinden onu kötü niyetine kurban edecek bir tavsiyede bulundu: - Soğan al, soğan sat.

    Soğan ticaretinin de riskli işlerden biri olduğu bilinir. Soğan devamlı fire veren bir nesnedir. Adam soğan ticaretine başlayınca kısa zamanda iflas bayrağını çekti ve kötü kalbliliğinin cezasını pahalı bir biçimde ödedi.

     

    ÇARŞI PAZAR AĞALIĞI

     

    Behlül Dana birgün Harun Reşid'den bir vazife istedi. Harun Reşid de ona çarşı pazar ağalığını (denetimini) verdi. Behlül hemen işe koyuldu. İlk olarak bir fırına gitti. Birkaç ekmek tarttı hepsi normal gramajından noksan geldi. Dönüp fırıncı ya sordu: "Hayatından memnun musun, geçinebiliyor musun, çoluk-çocuğunla ağzının tadı var mı?" Adam her soruya olumsuz cevap verdi. Memnun olduğu bir şey yoktu. Behlül birşey demeden ayrıldı ve bir başka fırına geçti. Orada da birkaç ekmek tarttı ve gördü ki bütün ekmekler gramajından fazla geliyor, eksik gelmiyor. Aynı soruları bu fırının sahibine de sordu ve her soruya olumlu cevap aldı. Bundan sonra başka bir yere uğramadan doğru Harun Reşid'in huzuruna çıktı ve yeni bir vazife istedi. Harun Reşid, "Behlül daha demin vazife verdik sana ne çabuk bıktın?" dedi.

    Behlül açıkladı:

    - Efendimiz çarşı pazarın ağası varmış. Benden önce ekmekleri tartmış, vicdanları tartmış, buna göre herkes hesabını ödemiş, bana ihtiyaç kalmamış.

     

    SARAYDA İFTAR

     

    Harun Reşid bir    Ramazan günü Behlül'e tembih etti:

    - Akşam namazında camiye git, namaza gelen herkesi iftara davet et.

    Akşam oldu, namaz kılındı, namazdan sonra Behlül 5-10 kişilik bir grupla çıka geldi. Harun Reşid şaşırdı:

    - Behlül bunlar kim? Ben sana namaza gelen herkesi saraya iftara çağır diye tembih etmedim mi? Sen o kadar cemaatin arasından bir sofralık bile adam getirmemişsin..

    - Efendimiz, siz bana camiye gelenleri değil, namaza gelenleri iftara çağır dediniz. Namazdan sonra bendeniz cami kapısında durdum, çıkan herkese hocanın namaz kıldırırken hangi sureyi okuduğunu sordum. Onu da yalnız bu getirdiğim kişiler bildi. Camiye gelen çoktu ama namaza gelen demek ki yalnız bunlarmış.

     

    SENİN İŞİN DAHA ZOR

     

    Behlül Dânâ'nın menkıbelerinden kitaplar meydana getirilmiştir. Bunların hepsi insanları iyiliğe, doğruluğa, Allah rızasını kazanmaya özendirici bir nitelik taşır. Türk halkı arasında da bunlardan bir bölümü bilinmekte ve anlatılmaktadır.

    Bir hac ibadeti sırasında Harun Reşid ve Behlül yüksekçe bir yere oturup oradan ibadet ve dua eden ve bu arada ağlayıp gözyaşı döken insan selini seyrediyorlardı. Behlül Dana halifeyi uyarmak için yeni bir fırsat yakalamıştı. Dedi ki:

    - Ey müslümanların halifesi, bütün bu ağlayıp sızlayan insanlar kendi nefislerinin günahlarının hesabını verip veremeyeceklerini bilmedikleri için ağlaşıyorlar. Halbuki sen kendi nefsinin hesabı yanında bütün bu insanların da hesabını vereceksin.

     

     

    rüya mı ,gerçek mi?????........

    HZ. ALİ'NİN RÜYA YORUMU

     

    Ashabtan (Peygamberimizin arkadaşları) Abdullah oğlu Cabir bir rüyasında, büyük ineklerin küçük inekleri sağdığını, hastaların sağları ziyaret ettiğini, kuru bir çay kenarında yemyeşil bahçeler bulunduğunu, minberde (camilerde imamın hutbe okuduğu yer) koca koca putlar durduğunu gördü. Bu, sıradan bir rüyaya benzemiyordu. Bunun önemli bir mesajı olmalıydı. Bu rüyayı yoracak kişi olarak ilk defa Hz. Ali aklına geldi. Hz. Peygamberin "İlim beldesinin kapısı" diye nitelediği Hz. Ali ancak güvenilir bir açıklama getirebilirdi. Bu düşüncelerle rüyasını yordurmak üzere Hz. Ali'ye müracaat etti. Rüyasını tane tane anlattı ve

    ne anlama geldiğini yormasını rica etti. Hz. Ali "Yanlış yorumdan Allah korusun" diyerek söze başladı ve şöyle devam etti. "Büyük ineklerin küçük inekleri sağması, yetki ve mevkilerini halkı soymak için kullanan görevlileri (amir ve memurları); hastaların sağları ziyaret etmesi, yoksulların hallerini arzetmek için zenginlerin peşinde koşmasını; kuru çay kenarında bulunan yemyeşil bahçeler, uzaktan veya dışardan bakıldığında çok büyük sanılan ve öyle ünlenmiş ama aslında içleri kupkuru çölden ibaret olan ilim adamlarını; minberde duran koca koca putlar ise, layık olmadığı halde ilmin, dinin ve devletin yüce makamlarına yükselmiş kimseleri ifade eder."

    GÖNÜLLÜ KÖLELİK....

     

     

    Gönüllü köleler,

    Amerika’nın eski başkanlarından Abraham Lincoln köleleri serbest bıraktığında zenciler çok sevinmişti. Bayram ettiler, fakat bu sevinçleri çok sürmedi.

    Çünkü özgür insanlara ev, ekmek lazımdı. Bunları bulamayınca tekrar beyazlara yani eski efendilerine müracaat ettiler.

    “Lütfen bizi köleliğe kabul edin, aç ve evsiziz.” Bu sefer zenciler beyazların kölesi olmuştu. Ben onlara gönüllü köleler dedim. Bugünkü Amerikan milletinin ekseriyeti böyledir. Fakat o günler çok gerilerde kaldı.

    Şimdi içkinin, kumarın, uyuşturucunun, fuhuşun kölesi olanlar var.

    Kötü alışkanlıklar insanları köle etti.

    Sigarayı bırakamayan onun kölesi değil mi? Hayatı kağıtlara dökmek mümkün değil.

    Bendeniz birkaç misal verdim, siz gördüklerinizle, hayalinizle örnekleri artırınız, göreceksiniz etrafınızda gönüllü köleler çoktur. Hatta bazı kimseler kendi kendine sormalıdır:

    “Ben de köle miyim?” Ne var ki bugünkü köleliğin zevkli yönleri vardır.

    Mesela içkiden şikayet eden çoktur. Fakat içmekten memnun olanlar da vardır.

    Her günah zehirli bala benzer. Evvela tat verir sonra insanı zehirler.

    Şair demiş ki “yıkılası meyhaneler.”  Fakat her zaman sarhoş yıkılır, meyhaneler ayakta kalır. Yıkılan sarhoş ayağa kalkınca gene içer, çamura düşeceğini bile bile...

    İslamiyet köleliğe son vermiştir. Haramlarla insanın nefsini kölelikten de kurtarmıştır.

    Fakat ekseri insanlar kendine sahip çıkamaz. Hayatta en büyük şans insanın kendi kendini iyi idare edebilmesidir.

    Yine şair diyor ki:

    “Bin bir derde uğradım ben bile bile,/ Neler çektim neler ben bu kafa ile.”

    Herkes akıllıdır; ama akıl suya benzer. Konduğu kabın rengini ve şeklini alır.

    Büyük günahlar işleyenlerin hepsi de akıllıdır. Yaptıkları şeyin kötü olduğunu iyi bilirler; ama kendilerine hakim olamazlar.

    Ne kadar büyük adam gördüm ki, kendini ifade edememekten çok kötü durumlara düşmüşler. Allah insanı öyle yaratmış ki, insan en kötü şeyler de, en iyi şeyler de yapabilir.

    İslamiyet’te ise kötülük yoktur, şuurlu Müslüman kötülük yapamaz.

    İnsanı yaratan Allah, insanlığın tarifnamesi olarak da Kur’an–ı Kerim’i göndermiştir.

    Beni anlamıyorlar diyen, kendisini ne kadar anlamıştır?

    Bana göre her insan kendisini anlayabilir.

    Yeter ki “Ben neyim, nereden geliyorum, nereye gidiyorum?” sorularına cevap arasın.

    Hekimoglu Ismail

     

    malesef......

     
    Hareketli Gül ResimleriMaalesef çabuk pes ediyoruz. Bir zorlukla karşılaşınca, yolumuz bir yokuşa çıkınca hemen ümitsizliğe ve karamsarlığa yakalanıveriyoruz. Kur’an’ın ifadesiyle insanlar olarak cezûâyız, yani “mızmızız”. Önümüze ansızın dikiliveren bir problem karşısında, eh imanımız ve kadere inancımız da var ya, hemen nefis ve şeytanın emrinde bu inancımızı kötüye kullanıyoruz ve: “Allahım! Neydi günahım?!” diyoruz. Yani “Niye bana bu belaları veriyorsun? Ben naptım ki?” demeye getiriyoruz.

    Bedenini zemzem suyuyla yıkanmış, kalbini de kevser suyuyla temizlenmiş zanneden.. düşüncesi bir anlık ve bir adımlık olan, olaylara çok yönlü ve ileriye dönük bakmayı bilemeyen.. Allah’ı nefsinin arzusuna göre konuşturmayı ve hadiseleri hep kendi keyfine göre döndürmesini isteyen nice haddini bilmez kullar var. Kendi akıl ve mantığını, heves ve hevasını herşeye önceleten bu egoist ve narsist ruhlar, yön veremedikleri hayat akışları ve beklemedikleri virajlar karşısında hemen isyanı basıyorlar, neden ve niçin’lerin soru kazanında depresyonlara giriyor ve çelişkiler cenderesinde akıl-cinnet arası gel-gitler yaşıyorlar. Erzurumlu İbrahim Hakkı ne hoş der:
    Hak şerleri hayreyler
    Zannetme ki gayreyler
    Arif anı seyreyler
    Mevla görelim neyler
    Neylerse güzel eyler...

    Deme şu niçin şöyle
    Yerindedir o öyle
    Bak sonunda sabreyle
    Mevla görelim neyler
    Neylerse güzel eyler…

    Sen adli zulüm sanma
    Teslim ol oda yanma
    Sabret sakın usanma
    Mevla görelim neyler
    Neylerse güzel eyler...

    “Kadere razı olan, kederden emin olur.” “Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler.” gibi yüzlerce hakikat prensibini unutarak dünyadaki güzellikleri çirkinleştiren, tatlılıkları acılaştıran ve inancıyla birlikte umudunu da yitiren.. maatteessüf, Allah’ı unuttukları için nefisleri kendilerine unutturulan, vehim ve vesveselerde kaybolup giden bir beşeriyet coğrafyasını paylaşıyoruz. Allah hakkında suizannıyla ve kadere isyanıyla “mutsuzluk vampiri”ne dönüşmüş, birilerinin kanını emmeye çalışan zavallı çaresiz insanoğlunun saadet yoksulluğundan kurtulup gönül zengini ve ebedi mes’ud olmasının önemli bir güzergahını işaret eden bir hikayecik ile mevzumuzu daha da açmış olalım:

    “Fakir bir genç geceleyin kulübesinde uyurken, uyku ile uyanıklık arasında odasının ışıkla dolduğunu gördü. Gaipten gelen bir ses ona şöyle dedi: “Bundan böyle Allah için çalışacak ve kulübenin önündeki büyük kayayı bütün gücünle iteceksin!” Bunun Allah’tan gelen bir emir olduğuna inanan adam, ertesi sabah kayayı itmeye başladı. Daha ertesi gün, ve izleyen haftalar, güneşin doğuşundan batışına kadar taşı itti durdu. Aylar süren uğraşı sırasında kaya yerinden bile kımıldamadı. Adam gece kulübesine yorgun-argın dönerken, gününün boşa geçtiğini düşünmeye başladı.

    Gencin şevkinin kırıldığını hisseden şeytan, kalbine vesveseler vermeye başladı: “Ne kadar zamandır bu kayayı itip duruyorsun, bir milim bile kımıldamadı. Kendine bunun için niye yazık ediyorsun? Onu yerinden oynatman zaten mümkün değil, vs.” Böylece, gence görevi yerine getirmesinin imkansız olduğunu, dolayısıyla başarısızlığa uğradığı duygusunu aşılamaya çalıştı. Bu tür düşünceler onun şevkini daha da kırdı ve ümidini gitgide yitirdi. “Doğru ya, kendimi bu iş için niye paralıyorum ki?” diye kendi kendisine söylendi. “Bundan sonra azıcık bir kuvvet harcayacağım, nasıl olsa koca kaya yerinden kımıldamayacağına göre.” Ellerini kaldırdı ve şöyle yakardı:

    “Allahım, uzun zamandır durmadan dinlenmeden Senin dediğin gibi hareket ettim. Bütün gücümle istediğin şeyi yaptım. Her gün yoruluyorum, ama kayayı bir milim bile kımıldatamıyorum. Neden böyle? Niçin başaramıyorum?” Gaipten şefkatli bir ses cevap verdi: “Ey kulum, Uzun zaman önce sana emrime uymamı istediğimde kabul etmiştin. Sana görevinin kayayı bütün gücünle itmek olduğunu söylemiştim, ve sen de yaptın. Ben sana hiçbir zaman onu yerinden oynatmanı beklediğimi söylemedim ki! Senin görevin onu itmekti. Şimdi gücünün tükendiğini, başarısızlığa uğradığını söylüyorsun. Kendine bir bak bakalım. Pazuların güçlendi, sırtın ağırlığa dayanıklı hale geldi, bacakların çelikleşti. Taşı itmeye başladığından çok daha kuvvetlisin şimdi. Evet, kayayı kımıldatamadın. Ama senden istenen, emre itaat etmen ve onu sadece itmendi. Kayayı yerinden oynatacak olan Ben’dim.”

    Hatasını anlayan genç, ertesi gün kendi görevinin kayayı yerinden oynatmak değil, onu var kuvvetiyle itmek olduğunu düşüne düşüne, verilen görevi yerine getirdi. İkinci gün, üçüncü gün derken, kaya birden yerinden kımıldadı. O zaman kayayı yerinden kımıldatanın kendisi değil Allah olduğunu anladı. Biraz daha uğraştığında, kaya biraz daha oynadı ve kenara yuvarlandı. Altından da kendisine ömür boyu yetecek kadar büyük bir hazine çıktı.”

    İnsana düşen, Allah’ın emirlerini yerine getirmektir, emre uymayı gaye edinmektir; yoksa başarı ve neticeleri maksat edinmek ihlasa zıttır. Kur’an ve Sünnet’in bütün emir ve yasaklarına halis bir niyetle yaklaşım keyfiyeti böyle olmalıdır. İslam’da muhtevaları bakımından özellikle böyle olan hükümlere “teabbüdî emirler” denir ki, bir hükmün illet, hikmet veya maslahat yönünü hiç düşünmeksizin sırf emrolunduğu için onu yapmaktır.

    İman ve Kur’an hizmetinde de biricik gaye, rıza-i ilahidir; hizmet erbabına düşen sadece sa’y ü gayretlerini ortaya koymalarıdır, neticeleri gaye edinmemeleridir. Aksi takdirde “Allahın rızası” değil de, sanki “sonuçlar/başarılar” esas maksatmış gibi olur ki, böyle bir durum hakikate, basîrete ve İslamiyete tamamen ters bir mahiyet arzeder; kaderi tenkite kapı açarak, takdir-i ilahîden hoşnutsuzluk gibi bir kalp hastalığını doğurabilir.

    Zaman yolculuğunda ilerlerken yolumuzu tıkadığını sandığımız kayalarla karşılaşıyoruz. Kayanın önündeki insan, küçüklüğüne ve kayanın büyüklüğüne bakarak ümitsizliğe ve karamsarlığa kapılmamalı; zira bu ikisi de şeytandandır. Belki Yüce Yaratıcı’nın imtihan sırrına ve büyük hikmetine itimaden gönül rızasıyla zorluklara tahammül edip sorumluluklarını yerine getirmeye çalışmalıdır. Çöllere yollanmış Hicaz yolcusu karıncalar gibi insanlar da, dünya çöllerinde ilerleyen Cennet yocularıdırlar. Gayret kuldan, muvaffakiyet Allah’tan...Hareketli Gül Resimleri

    July 28

    ANLARSIN...

    ANLARSIN

    Bir gece habersiz bize gel
    Pespembe Resimler [Doğadan Manzaralar]Merdivenler gıcırdamasın
    Öyle yorgunum ki hiç sorma
    Sen halimden anlarsın
    Sabahlara kadar oturup konuşalım
    Kimse duymasın
    Mavi bir gökyüzümüz olsun
    Kanatlarımız dokunarak uçalım
    İnsanlardan buz gibi soğudum
    İşte yalnız sen varsın
    Öyle halsizim ki hiç sorma
    AnlarsınPespembe Resimler [Doğadan Manzaralar]
    Cahit KÜLEBİ
    July 27

    sadece bir saat

    Sadece Bir Saat

    ***************************************************************************
    Yapma. Ne olur yapma. Öylesine acı ki sözlerin. Kalbini üzüyorsun. İnsanı en çok üzen kendisidir biliyorsun. Bir an dur. Hadi ama. Sadece bir an. Bir an içine bakmadan dışarıya bak şöyle bir. Dışardan kendine bakabilirsin ama. Kendini içinde boğulmaktan kurtulmalısın önce. Benliğin seni boğazlıyor baksana. Kendini benliğin yüceltmesinden kurtaracaksın önce. Nasıl mı? Kendini yüceltmeye çalışan istek ve arzularını, olmasını istediği şeylerin olmamasından kaynaklanan yakınmalarını parantez içine alarak.

    Olmadı mı? Peki, bir de şöyle denesen. . Bir saatliğine sızlanmaktan vazgeçemez misin? Tamam. Ne demek istediğimi biraz daha açmaya çalışayım. Bugün bir saat ayırıyorsun kendine. Sadece tek bir saat. Tamam kızma. Bir ânı bir saate çıkardığımın farkındayım. İşte bu tek saatte hiç sızlanmıyorsun. Hiç şikâyet etmiyorsun. Hiç mızmızlık etmiyorsun. Hiç tenkit etmiyorsun. Hiç beğenmemezlik etmiyorsun. Hiç ama hiç. Neyi mi? Her şeyi. Kendin dahil her şeyi. Bir saat sadece. Tek bir saat.

    Önce kendin çıkıyor karşına. Yoo. Susuyorsun. Benliğinin kalbine sapladığı o incitici sözlere bir saat aldırmıyorsun. Tek bir saat.

    Hava çok mu kötü? Bir saat boyunca, hava kötü yerine, hava sadece soğuk, diyemez misin? Ruhuna bir nefes aldıramaz mısın? “Allah’ım yarattığın soğuk havayı da sıcak havayı da seviyorum” diyemez misin? “Çok zor” diyorsun. Kabul ediyorum.

    Başın mı ağrıyor? Bir saat için başının ağrısından sızlanmayı kesip şükrediyorsun. Garip mi geliyor bu? Bir denesen. Başının ağrısına tebessüm ediyorsun.

    Karnın acıkıyor. Hiç şaşırmadım. Gerilince hep karnın acıkıyordu, değil mi? Hemen sığınmıyorsun yiyeceklerin o cezbedici tadına. Açlığın lezzetini tadıyorsun. Sadece bir saat. Baksana, açlığa şükretmek istiyor ruhun ve kalbin. İnsan olmanın başka bir halini tadıyorsun. Acizliği tadıyorsun.

    Üst kattaki ailenin çocuklarının gürültüsü geliyor. Sanki tepene biniyorlar gibi hissediyorsun. “Olsun” diyorsun. “Olsun varsın.” Çocukların ayak sesleri sana küçücük hayatların sesi gibi geliyor bir saat. İki sene sonra bebeğin ağlama sesleri koşarken çıkardığı gürültülere dönüştü, öyle mi? İlginç geliyor bu sana. Bir saat de olsa ilginç geliyor. Balkondaki çiçeklerin değişimi kadar ilginç. Ürkütücü bir sessizlikte yaşamak ister miydin? Bence de istemezdin. Gürültüye bile şükretmen ne güzel.

    “Ama…”

    Amalar yok bir saatin içinde. Varoluşuna sımsıkı sarılıyorsun. Varlığının şimdiki haline. Şikâyet yok. Baksana, on dakikası geçti bile.

    Sözler mi? Şuradan buradan, ondan bundan duyduğun seni inciten sözler mi yankılanıyor kalbinin kuytu köşelerinde? Buna rağmen bir saat içinde “Allah’ım, her şey ama her şey için Sana şükrediyorum” demeye mi çalıştın? Bak işte oluyor. Kalbin ne çok sevindi. Ruhuna sanki melekler dokunuyor.

    İşte bak, şimdi sen sen oluyorsun. Sen. Kâinatın gözbebeği. Varoluşun seyircisi. Kâinatın en çok merhamet edilen misafiri. Kalbinden çıkan ses dudaklarında sözcüklerle O’nun arşına yükseliyor: “Allah’ım, Senden sonsuz memnunum. Senden razıyım.” Biraz önce kainatın en önemli cümlelerinden birini kurdun farkında mısın? Kalbin ağladı ağlayacak. Sevinçten.

    Yarım saat mi geçti? Tamam. Geçsin. Yeter ki böyle geçsin. Yeter ki O’ndan sonsuz razı olarak geçsin.

    Başka amalar mı geliyor zihnine? Hayatta mahrum olduğun şeyler geliyor, değil mi? Ooo. Peki. “Ama”lara teslim olmuyorsun bir saat. Tek bir saati benliğinin arzularından kurtaracaksın. “Şükretmem lazım biliyorum ama…” Hadi ama. Tek bir saat “ama” yok. Sahip olmadıklarını düşüne düşüne, sızlana sızlana kalbini kasvete sürüklediğin tüm yoksunluklarına rağmen “Ben Senden razıyım” diyorsun. Bak, oluyor.

    Bir saatte sana verdiklerinden ve vermediklerinden dolayı O’ndan razı olmak ne mi ki? Biliyor musun, bırak tek bir saati, O’ndan bir “an” bile razı olmak sonsuzluk demektir.

    Süre doldu öyle mi?

    Bir gün de bir melek gelecek ve “süre doldu” diyecek, biliyorsun.

                                                                                                                                                                      Mustafa ULUSOY
    July 24

    susmak güzeldir..

     

    ********

    Usulca sokulur derviş gülün dibine…
    Uzanır yalnız elleri pınara…
    Dokunur bakışları sıdk ile -ezelî- bakışlarına…
    Kirpiklerinde süzülür gün ışığı rengârenk…
    Gözyaşı yükselir pırıl pırıl aydınlanır gözleri acının…
    Öfkeyle kıvrılan dudaklarına bir bûse kondurur rüzgâr…
    Susmak güzeldir.
    Kervânlar arabalar trenler uçaklar bir şeyler alır götürür sevgiliyi; elleri asil başı dimdik ama yürek alev alev bir kibrit çöpü gibi kıvrılır… Susmak güzeldir.
    ********


    Nurlar iner her bereketli toprağa… Vahiy nasıl sularsa gönlü ilhamlar öylece yeşertir insanın bilge yanını. Artık az önceki bir önceki insan değildir ama idrak edemez bunu… “Mal bulmuş mağribi…” Anlaşılmamak bir şeydir yine de; yanlış anlaşılmak ise iyi bir cezâdır emâneti heder edene…
    Susmak güzeldir.
    ********


    Gayb bahçelerinden kokular getirir bazen nesîm-i seher bâd-ı sabâ… Rüyalara girer altın taçlı sultanlar. Bazen kapı açılır Hızır girer içeri… Her aşk paylaşılmak için sabırsızlanır. Paylaşılınca tükenir bereketi… Ucub ve kibir riyâ ve varlık hissi sızar pencerelerden… Susmak güzeldir.
    Yahya Kemal bir prototip çizer. “Şarkın velî çehresi” diye anlatıp durduğu zâtı câmi kürsüsünde görür bir gün… Hevesle kulak kabartır. Bozulur büyü… Susmak güzeldir.
    Nice câzip duruşların konuşma başlayınca dökülüverir yaldızları… İmaj ve asıl arasındaki dev aynasıdır mükâleme…
    Susmak güzeldir.

    ********


    Öfkeyle üzerimize salınan kelimelere karşılık hangi kelimeyi cepheye sürersen sür yenilecektir iz’an kabaracaktır öfke
    Susmak güzeldir.
    ********


    Tesellî birinin acısına söz ile ortak olmakmış Arapça’da; bir anlamı yokmuş acıyla kavrulan bir yürek için… Müvâsât imiş o anda acısını dindirecek olan her neyse onu sunabilmek onunla çare olabilmek devâ bulmak… Bunun için “Yâ Vâsî” “Yâ Müvâsî” kıymetli yakarışlardır mavinin koyuya çaldığı anlarda… İnsanlar çok ilginç; acı çektiğinizi görürlerse anlamlı-anlamsız pek çok sözle teselliye kalkışırlar acınızı içinize gömüp ALLAH için susarsanız canınızı acıtmak illâ ki bir feryat duymak için kanırtırlar bağrınızdaki hançeri… Susmak güzeldir.

    ********


    Susmak güzel. Susmak hayırlı. Susmak dostluk alâmeti yakınlık ve tanıdıklık işâreti… Yabancıya hâl anlatma sıkleti yok dostların yanında dost hâlden anlar dostların yanında rahatça susulur. Sâmi Efendi Hazretleri benim dünyama “susmak sohbetleri” ile girmiştir. Hani o hâl lisânıyla bazı dostlarına:
    “-Haydi bir saat susmak sohbeti yapalım.” dermiş de başlarını kalplerine eğip bir saat sükût ederlermiş.
    Susmak güzeldir.
    Yanında susabildiğim dostlara şükür!
    Yanımda susan dostlara şükür!..
    Rahmân’ın sözü sözüne değmiş Kelîmullah olmuş

     Mûsâ -Aleyhisselâm-… Deniz ikiye ayrılmış işaret edince… O müthiş mûcizenin vecdi içinde konuşunca karşı yakada biri:
    “-Ne güzel konuştun!..” deyivermiş. Susmak güzeldir.
    Sözden açılmış ilm-i ledün yolculuğunun kapısı:
    “-Güzel konuştun ya güzel susmayı da öğren Kelîm’im!”
    Gemiye binerler gemi delinir. Çocuk öldürülür. Duvar tamir edilir. Üç tuhaf hadise üç hırçın soru…
    “-Sen benimle olmaya sabredemezsin mîrim
    !” Susmak güzeldir…

    ********


    Derler ki Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî Hazretleri Hızır makamında sormamayı başardığı için hâlâ sürmekteymiş yolculukları… Zaman ve mekânın ötesinde Allâh’ın ilminde…
    Susmak güzeldir…

    ********


    Zekeriyyâ peygambere -aleyhisselâm- bir evlâdın anne-baba için en makbul iki sıfatı ile “cebbâr ve anîd olmamakla muttasıf” Yahya -aleyhisselâm-’ın müjdesi verildiğinde üç gün “susmak orucu” emredilmişti. Cebr ve inada karşı susmak
    Susmak güzeldir.
    ********


    Îsâ -aleyhisselâm- Allâh’ın “kelimesi” idi. Doğduğunda Meryem vâlidemize de üç gün “susmak orucu” emredilmişti. Ağır ithamlara karşı kundaktaki bebeği işaret ediyordu. Anne susuyordu İsâ’sı konuşuyordu. Susmak güzeldir…

    ********


    Peygamber Efendimiz -Sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile Hazret-i Ebûbekir -Radıyallâhu anh- birlikte iken bir adamın hakâretlerine mâruz kalırlar. Peygamber Efendimiz susar. Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh- bir susar iki susar üçüncüde dayanamaz cevap verir adama!.. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yüzü değişmiş bir hâlde oradan uzaklaşır. Sıddîk-ı Ekber koşar peşinden bin telaş!
    “-Biz susarken bir melek o adama aynen cevap veriyordu. Ama sen konuşunca melek sustu.”
    Susmak güzeldir…

    ********


    “Kur’ân okunurken susun ki merhamet olunasınız!..”
    buyuruyor Cenâb-ı Hak. Kelime “ensitû”; susmanın en uysal en kaliteli hâli… Susmakla merhamet arasındaki en güzel köprü Kur’ân sesi.
    Susmak güzeldir.

    ********


    Su gibi dingin ve usulca… Su gibi lâtif ve azîz… Susmak güzeldir.
    Sessizce gelip oturur derviş eşiğe. Yüzü tâzîmle yönelir göğe… Sükût kıvrım kıvrım yükselir dergâh-ı hâcâta…
    Sevda söze dökülünce perişan…
    Muhabbet arz olununca yalın…
    Aşk ilan edilince arsız…
    Susmak güzel…


    ********


    Yunus Emre başı eşikte…
    Üveys Karen’de bir vahada…
    Hz. Ebûbekir bi’sette
    Miraç dönüşünde…
    Hz. Îsâ son akşam yemeğinde…
    Hz. Zekeriyyâ ağacın içinde…
    Hz. Ömer b. Hattab diriliş seferinde…
    Leyla çadırda…
    Hz. Âişe bekleyişte…
    Ve
    bütün “susmak güzellikleri”
    şükür size!..

    Uysal bir denize dönük yüzümüz kapattığımız gözlerimizle…
    susmak güzeldir.

    ********

    ****

    Çevrimdışı Günün Sözü (bugununsozu@gmail.com) adına islamfazileti@googlegroups.com
    :

     

     

     


    GÜNÜN SÖZÜ


    Kurdun elinden çobanlık gelmez.


                                                Sadi




     

     



    --~--~---------~--~----~------------~-------~--~----~: islamfazileti@googlegroups.com

    July 23

    *bu kadar mı kötü???*

    Titrek bir mum alevinde veya beş numaralı gaz lâmbasının cılız ışığında geçen gecelerimiz vardı bir zamanlar. O zamanlar TV denen ‘vakit çalar’ yoktu radyomuzda hem saat başı haberleri hem de kendi müziğimizi dinlerdik. Radyo dinlemediğimiz zamanlarda ise bir köşeye çekilir mütevazı dünyamızda hayaller kurardık. Böyle yapınca sanki onulmaz yaralarımız iyileşir kendimizi mutlu hissederdik.


    Bazen göz pınarlarımızdan sessizce kayıp giden göz yaşlarımıza vururdu bu cılız ışıklar bazen yeni bir ümit bulmanın sevinciyle parlayan gözlerimize bazen de çaresizlikle iki yana açılan ellerimize… Ama her hâlükârda o cılız ışıklar ruhumuzu ve çevremizi aydınlatırdı!..


    Titrek mum ışığında zorlukla okunan yazılar daha mânâlıydı sanki. Dudaklardan dökülen her nağmenin ruha hitap eden bir yanı vardı. Şarkılar da türküler de bizdendi ve onları bizden birileri söylerdi bir zamanlar.

    Sevgilerimiz içten özlemlerimiz daha bir tutkuluydu. Gecelerimiz daha kısa fakat mânâlıydı. O loş ışıkta yüzün bütün çizgileri gözükmese de sohbetler daha bir koyu ve tatlıydı. Dizi filmler ve filmlerin sahte kahramanları hayatımızın her alanını kaplamamış dost ve komşu sohbetlerinin ana teması olmamışlardı henüz. Her yerde kendi dünyamız konuşulurdu. Sohbetlerimize mum diken TV olmadan önce çaresizlerin dertleriyle hemhal olmak için çırpınanlar çoktu. O zamanlar dostlar için ayrılan vakitler dar değil alabildiğine genişti. Aile hayatımızda ilgisizlikten şikâyetler çok azdı o zamanlar. Çocuklarımız şefkatin merhametin ve sevginin pınarlarından kana kana içerlerdi.


    Ve sonra hayallerimizin üstüne perde çeken elektrikler geldi evlerimize davetsiz bir misafir gibi. Etrafımızı ve bütün odalarımızı aydınlattı lâmbalar; ama sanki büyü bozuldu âniden. Zamanla içtenliğimiz de sohbetlerimiz de başkalarının dertleriyle hemhal olmak da tarihe karıştı. Bize dâir birçok güzellik yanlarına kardeşliği de alarak o kadar uzaklara gittiler ki…


    Gözlerimiz kitap sayfalarında artık gezinmiyor o kanal senin bu kanal benim geziniyoruz türküler yok dilimizde. Bütün her şey teknolojiyi nasıl ne zaman ve ne şekilde kullanacaklarını bilmeyen insanlar yüzünden bozuldu.


    O eski dostluklarımız sevgilerimiz kardeşliklerimiz diğerkâmlıklarımız geri gelse; eski günlerimize yeniden kavuşsak. Her şey mumların erimesi fitillerin bitmesiyle tarihe mi karıştı gerçekten? Kaybettiğimiz benliğimizi bakalım bulabilecek miyiz yeniden? Oysa kalbimiz aynı kalb ruhumuz aynı ruh eski günlerdekinden ne eksik ne fazla. Üzerimizdeki ataleti bir atabilsek kaybettiklerimizi aramaya başlasak her şey eskisi gibi olacak.
    July 15

    *tehlikeli ama nefis güzel sahneler...*

    TEŞEKKÜRLER ÇOCUKLAR...HARİKASINIZ.
     




    July 01

    YAZ'DAN BİR KIŞ YAZISI...YA DA BAHAR...YA DA SON BAHAR....

     
    BİR YAPRAK düştü toprağa.

    Sonra bir başkası.

    Sonra peş peşe döküldü bütün yapraklar.

    Ağaçlar soyundukça toprak giyindi: Önce altın sarısına döndü, sonra altınlarıyla beraber beyaz kefenine büründü.

    ***

    ÇİÇEKLERDEN eser yok. Kelebekler uçup gitmiş. Güller kurumuş, bülbüller susmuş. Sevilenler, elveda demeden se­venleri terk edip gitmiş. Yemyeşil ormanlar iskeletlerle dol­muş. Daha dün cıvıl cıvıl hayat kaynayan bu yerlerde, şimdi firak hıçkırıkları bile yankılanmıyor. Çünkü geride ağlayacak kimse de kalmamış.

    Hani, nerde o güzelim gelincikler?

    Nerde elma çiçeklerine doluşan arıcıklar?

    Nerde gün âşıkı çiçekler?

    Gün nereye koşturuyor sahi?

    ***

    KOŞAN günler, kaybolan günler, âşıklarını ardından ağla­tan günler... Hepsi, her gelişinde birşeyleri beraberinde geti­rirler, ama “Tadına doyan var mı?” demeden, getirdiklerini alır götürürler. Günlerden nice ömürler olur; günlerle bera­ber nice ömürler ölür.



    Gönlümde hüzün var, yaklaştı akşam
    Ömrümün güneşi zevale döndü.
    Akşamları sevmek belki çare olurdu—şafakla beraber o da çekip gitmeseydi!

    Ama dünyada beni bırakıp gitmeyecek ne var, söyler misi­niz dünya âşıkları?

    En güzeli bahardı; şimdi kefenine bürünmüş yatıyor.

    Niye durmadı buralarda? Durmayacaksa niye geldi? Ar­dından ağlatacaksa eğer, niye yüzüme gülüp durdu çiçekleriyle? Öyle bir gaddarlık, böyle bir güzelliğin arkasında ken­dini nasıl sakladı?

    Yeşil tomurcuğun içinden fışkıran pembe gül, solacağını niye haber vermedi?

    Penceremin önünde cıvıl cıvıl öten serçecik, öleceğini niye söylemedi?

    Yoksa söyledi de ben mi işitmedim?

    ***

    YAPRAKLAR peş peşe döküldü toprağa. Çiçekler birbiri ardınca soldu. Kuşlar ve kelebekler birer birer öldü. Şimdi yalnız iskeletler var dağ eteklerinde. Ve onların ayaklarını örten bembeyaz bir kefen.

    Günler, beraberinde getirdiklerini alıp götürdüler. Günlerle gidenler ise...

    Durun bir dakika!

    Onlar aslında hiçbir şey götürmedi, götüremedi. Çünkü kendilerine ait hiçbir şeyleri yoktu.

    Irmağın üzerinde hızla akıp giden damlacıkların parıltıları kendilerinden olsaydı, arkadan gelenler nasıl parlayacaktı? Halbuki o damlacıklar karanlıklardan çıkıp gelmişlerdi.

    Gülün fidanında da o pembe tebessüm yoktu. Serçe yu­murtasında o sevimlilik yoktu. Gelincik tohumlarında o nazenin güzellik yoktu. Elma çiçeklerinin iskeletinde kuru bir odun yığınından başka hiçbir şey yoktu.

    Onlar geldiler ve gittiler. Gitmek istediklerinden gitmedi­ler. Gitmek zorundaydılar.

    Çünkü onlarda görünen güzellik, başka başka aynalar iste­di.

    Çünkü öyle bir güzellik bir güle, bir bülbüle, bir bahara razı olmazdı.

    Öyleyse sen de bir güle, bir bülbüle, bir bahara, bir dünya­ya razı olma. Eskimiş aynalar, bırak, kırılsın gitsin. Sen yeni aynalarda seyret güzelliği.

    Sabret; şu kefenin koynunda uyuyan bahar, yeniden gülleriyle yüzüne gülecek. Serçeler yine cıvıldaşacak. Dağ yamaç­ları yakında gelinciklerle dolacak, iskeletler canlanıp gelinliklerini giyecekler. Gurup secdesine kapanmış yüz binler çeşit güzeller, yine dirilip karşında belirecekler. Onlarda cilvele­nen Esmâyı, bu sefer tazelenmiş ve özlenmiş olarak bulacak­sın.

    Ve o Esmânın cilvelerinde, sevilenlerin sevenleri asla terk etmediği âlemlere bir çağrı okuyacaksın.

    İstersen, şimdiden zevk edebilirsin o âlemleri. Cismin ye­rinde dursa da hayalin, ruhun ve kalbin geçmiş ve gelecek bütün baharlarla beraber o âlemlerden de dilediğin kadar çi­çek toplar ve koklar.

    Bak, soldu dediğin güller, öldü dediğin bülbüller, asıl ve nesilleriyle el ele vermiş, tesbihatlarıyla süslenmiş, misâl âleminin levhalarında, gayb âleminin derinliklerinde, âhiret âlemlerinin menzillerinde hâlâ diriler ve diri kalacaklar.

    Onun için, sen aynayı bırak, Esmâyı bul.

    Leylâ’yı bırak, Mevlâ’yı bul.

    Yoksa Leylâ’yı arayan ancak belâyı bulur.

    Mevlâ’yı arayan ise, bütün fâni sevgililerin arkasından dö­külen gözyaşlarını bir anlık sohbetiyle ebedî sürurlara çevi­ren bir Habîbu’l-Bekkâîn ile beraber olur.

    Gülün açmasında ve solmasında, bülbülün ötmesinde ve susmasında, baharın doğmasında ve ölmesinde hep Onun se­ninle baş başa bir sohbeti var.

    Hâlâ cevap vermeyecek misin?

    ***

    YAPRAKLAR birbiri ardınca koştu Onun çağrısına.

    “Lebbeyk” dedi ve toprağın koynuna düştü.

    Çiçekler, kuşlar, kelebekler, böcekler, birer birer Ona dön­dü.

    Hepsi de tesbihatlarını ve bütün hayatlarının mahsulâtını Ona sunarak resmigeçitteki yerlerinden ayrıldı.

    Toprak onları Rabbinin emriyle bağrına bastı, yorganını üzerine çekti.

    Yeni bir baharda yeni bir şevkle dirilmek için uykuya dal­dı.

    Dün cemâl tecellileriyle kaynayan bu yerlerde şimdi bir iz­zet ve celâl tecellîsi hüküm sürüyor.
    İkisi de aynı yerden geliyor.

    Öyleyse giden yok, ölen yok, ayrılan yok, kaybolan yok...

    Ezelî Esmânın bir Müsemmâsının değişik tecellîleri var sa­dece.

    Merhaba kış!

    Dünyamıza hoş geldin
    30’lu yıllar tuvalde
    Bir teselli ararım bakınarak çevreme. Aynılardan bir aynı oldugunu görürüm aslında hayatın. Görünüşte fizik aynı, mutlulukla gülen gözler,kederle çatılan kaşlar aynı. aynı kapılardan girip çıkar insanlar, aynı gözle görür aynı yürekle hisseder. Açlıkta yiyecekler aynı ,susayınca su. Sokak satıcıları hep aynı bagırır, vitrinlerin dekorları aynı. Dogan bebekteki sevinç, ölenin ardından yakılan agıtlar aynı. Yaşanan mekanlar hep dört duvar, ölünce mezarlıklar aynı. Her şeyin aynı olduğu bu alemde, bu kadar ortak noktada buluşan insan neden her bireyde  farklı farklı.Neden anlayamaz ki insan bir diğerini. Neden esirger insan insana verebileceklerini?Neden hep aydınlığında yürüyeceği ışıgı ararken kendisi ışık olmayı unutur.? Neden merhamete şefkate bu kadar ihtiyaç duyarken kendisi bunları unutur. Neden hep versinler diye umarken vermeyi unutur. Neden anlaşılmayı bu kadar isterken anlamayı unutur. neden sevgiye bu kadar ihtiyaç duyarken, başkalarının da onun sevgisine ihtiyacı olduğunu unutur?
    Ey insan, sevdiklerini kendi eliyle karanlığa ugurlayan, arkasından da oturup timsah gözyaşlarıyla agıtlar yakan ... Tarih hep tekerrürle akıp gidiyor hayatımızdan, acılar baki ama asla ders almadan.
    Rabbim ne olurdu insanlar bu denli zalim,  duygular böylesine çılgın olmasaydı. Düşlerim değişirdi belki o zaman. Bütün renkler kendi renginde olurdu. Yeşilin rengi yeşil bulutta hep maviler. Sular tadına varılan, içtikçe kanılan. Hüznün kasveti kalkardı yanaklardan. Çocuklar görürdüm çocukluğunu doyasıya yaşayan. sevgiye dostluğa kanmış insanlar her bir sokaktan.


    ACININ ADI PAYLAŞMAK,
    MUTLULUGUN ADI SEVMEK OLURDU.
    SOYUNURDU SEVGİ KENDİSİNİ LEKELEYEN, GÖSTERİŞTEN, YALANDAN, MENFAATTAN, RİYADAN.
    GERİYE SADECE KENDİSİ KALIRDI VE
    SEVGİNİN ADI GERÇEKTEN SEVGİ OLURDU...

    June 29

    *dua*

    Dua eden sevgili kuldur

    Mesnevi’de deniyor ki:

    Adamın birisi, her gece kalkıp namaz kılıyor, Allah’ı anıyor, Ona dua ediyor, yalvarıp yakarıyordu. Şeytan ona bir gün vesvese verir: “Ey ahmak kişi, her gece, Allah demenin, Onu zikretmenin ne anlamı var ki? Sabaha kadar uykusuz kalıp yalvarıyorsun, bütün kapılar yüzüne kapalıdır. Sana,”Ne istiyorsun” diyen var mı? Şimdiye kadar bir kapı açıldı mı? Buyur eden oldu mu? İstenmeyen yere gidilir mi? Allah senin bu yalvarıp yakarmana önem verseydi dileklerini kabul ederdi, bir cevap verirdi. Boşuna kürek çekip durma.”
    Adam, kendine gelen bu düşünceyi doğru bulup gönlü kırıldı, başını yere koyup zikretmeden hüzün içinde uyudu.

    Rüyasında ona, ”Neden Allah’ı zikretmeden uyudun bugün?” dendi. Adam, “Yalvarıp çağırmalarıma bir cevap gelmiyor ki... Kapıdan kovulduğumu anladığım için artık o kapıyı çalmıyorum” dedi. Adama şöyle dendi: (Senin Allah demen, Onun kabul etmesi, Buyur demesi sayesindedir. Senin yalvarışın, Allah'ın senin ruhuna duyurmasındandır. Senin gayretlerin, Allah'ın seni kendine yaklaştırmasındandır. Senin korkun, sevgin, ümidin, Allah’ın lütfu iledir. Senin her “Ya Rabbi” demenin altında, Allah’ın “Buyur kulum” demesi vardır. Gafilin, cahilin gönlü bu duadan uzaktır. Gafiller dua edemez. Çünkü, “Ya Rabbi“ demeye güç yetiremez. Onun ağzında da, dilinde de kilit vardır. Dert içinde iken de ağlayıp sızlayamaz. Allah ona dert, ağrı, sızı, gam, keder vermez. Verse de o doktor der, Allah diyemez. Artık anla ki, Allah’a dua etmeni, Onu çağırmanı sağlayan dert, dünya saltanatından daha iyidir. Dertsiz dua soğuktur. Dertliyken yapılan dua ise gönülden kopup gelir, makbuldür.)

    Adam rüyadan uyanınca, sevinir ve yeniden dua etmeye başlar ve muradına kavuşur. Günahkâr müslümanın duası, kabule şayan değilse de, cenab-ı Hak, dua edenin elini boş çevirmez. Dua sebebiyle ya günahlar affolur, ya gelecek bir bela önlenir, ya mevcut bir bela kalkar, yahut ahirette büyük sevaba kavuşulur.

    Günah içinde yüzen bir kimsenin dünya işleri ile ilgili duasının kabul olması, isteklerine kavuşması, onun aleyhine olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
    (Mümin dua ettiği zaman, Allahü teâlâ, Cebrail aleyhisselama, "İsteğini hemen yapma, ben onun sesini seviyorum" buyurur. Günahkâr dua edince de, "Bunun isteğini hemen yerine getir, ben onun sesini sevmiyorum" buyurur.) [İbni Neccar]
    Kâfirin yaptığı duanın hemen kabul olmasını, müminin duasının gecikmesini merak eden meleklere Allahü teâlâ buyuruyor ki:

    (Ben kâfire ve sesine gazap ederim. Beni anmasın, bana dua etmesin diye hemen isteğini veririm. Mümini ve yalvarmasını severim. Benden ve beni anmaktan uzak durmaması için isteklerini geciktiririm.) [Ramuz]
    Namaz kılıp da Ya Rabbi diyen kuluna, Allahü teâlâ, (Lebbeyk = Söyle yapılsın) buyuruyor. Namaz kılmayan kimseye, böyle söylemez. Onun duası kabul olunacak yere getirilmez

    münafık insan????

    Münafıklık küfre girmekten daha şedid bir suç, hemde günah..
    Gavsı Bilvanisi(k.s)anlatıyor; Şah-ı Hazne(k.s) bana;
    -İbriği al, benimle gel dedi.
    Hemen arka sırası ibrikle takip ettim ve bu sefer de bana döndü;
    -İbriği şimdi yere bırak diye emir buyurdu, taharet alacağını sanmıştım arkamı
    dönüp beklemeye koyuldum o sırada, Şah-ı Hazne sessizce kolumdan sıkıca tutup:
    -Benim soracaklarıma doğru cevap vermeni istiyorum, bu konuda doğru cevap vereceğine
    yemin et, dedi.
    Bende:
    -Eğer soracakların bildiğim şeyler ise vi doğru cevap vercem dedim.
    Şah-ı Hazne(k.s):
    -Sen şeriat alimisin, söyle bakalım bende şeriata muhalif, münafıklık alameti var mı?
    sorunca,
    Cevaben:
    -Efendim Vi zerre miskal zatınızda şeriata muhalif bir durum görmedim dedim.
    Rasul-i Kibriya Efendimiz(s.a.v); Şu dört sıfat kimde varsa o kimse her ne kadar namaz kılıp, oruç tutarak kendini mümin sansa da eğer;
    -Yalan konuşuyorsa,
    -Verdiği sözü tutmuyorsa,
    -Emanete hıyanet ediyorsa,
    -Anlaşmadığı kimselere karşı hile yoluna başvuruyorsa katıksız münafıktır.
    Yine Rasulüllah(s.a.v); Bu ümmetimin münafıklarının çoğunluğu Kur’an okuyuculardır buyurmakta.
    Münafıklık kalbe bulaşan maraz bir hastalık. Hem de Müslümana musallat olan bir
    Sülük bir kurt. Maalesef kurtlar sülük olmuş, kaçan kurtuluyor ahbap ve dost sandıklarından..
    Tebük seferi dönüşü Efendimiz(s.a.v) tarafından Huzeyfe(r.anh)’a münafıkların ismi
    söylenmiş ve bu sırrı ölünceye kadar saklı tutmasını tembihlenmişti. Hz.Ömer(r.anh) her
    cenazenin ardından Huzeyf’yi takip ederek kendince çözümünü bulmuştu, o kılıyorsa kılıyor, kılmazsa terk ediyordu.
    Yüce Mevlamız:
    Münafıklar sana geldiklerinde: şahitlik ederiz ki sen Allah’ın peygamberisin.
    Bununla birlikte Allah, münafıkların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik etmektedir.
    Yeminlerini kalkan yapıp Allah yolundan yan çizdiler. Gerçekten onların yaptıkları
    ne kötüdür!
    Bunun sebebi, onların önce iman edip sonra inkar etmeleridir. Bu yüzden kalpleri
    mühürlenmiştir. Artık onları hiç anlamazlar.
    Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin.
    Onlar sanki duvara yaslanmış kötüler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerinde sanırlar. Düşman onlardır. Onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın! Nasıl bu hale geliyorlar(Münafikun,63/1-4) diye buyurmuştur..
    Allahü Teala ayeti kerimede de beyan buyurduğu gibi , Artık onların hiçbirşeyi
    anlamadıklarını , Yani kalıplarının var olduğunu, ancak ruhsuz olduklarını ilan ediyor.. Rabbül Alemin yine Münafıklar namaza kalkarlarsa tembel tembel kalktıklarını da duyurdu..
    Rasulü Ekrem(s.a.v) ‘de;
    Münafıklara sabah ve yatsı namazında daha ağır gelen hiçbir namaz yoktur.
    İnsanlar bu iki namazda ne kadar çok ecir ve sevap olduğunu bilselerdi emekleyerek de olsa cemaata gelirlerdi.(Buhari,Mevakit 20, Ezan 34; müslim,Mesacid 252)
    Kim gaza etmeden ve gönlünde gaza etme arzusu taşamadan vefat ederse bu tür
    münafıklık üzere ölür(Müslim,İmare 158)
    Münafık, iki sürü arasında gidip gelen öğüren koyun gibidir; kah koşar bu sürüye
    gelir, kah koşar ötekine gider (Müslim, Münafikın 16)
    (Ey münafıklar) Siz iş başına geçecek olsanız yeryüzünde fesat çıkarır,
    akrabalarla ilginizi kesersiniz, değil mi? İşte Allah’ın lanete uğrattığı, kulaklarını sağır, gözlerini kör ettiği kimseler bunlardır(Muhammed,47/22-23) hadisi şerifleriyle münafıkların durumunu beyan buyuruyor. Yine Allah Rasulü; Bir kimse mescidde iken ezan okunurda bir haceti yokken çıkar, dönmeyede niyet etmezse o kimse münafıktır buyurdu. Ancak bunun istisnai durumuda var, şöyleki; Hocasının mescidine gitmek içinde bulunduğu mescidden çıkabilir. Sonra fıkıh okuyan talebenin hocasının dersini veya onun mescidinin cemaatına devam etmesi bilittifak caizdir.
    Ecel kapısını çalmıştı. Hasta yatağında Allah Rasulü son uyarısını ihmal etmemişti, ne
    yazık ki o inadım inadım demişti ve Allahın Habibine cevaben;
    -Esad bin Zürare Yahudilerle münakaşa edipte eline ne geçti.. gibi sözlerle aksi görüşler
    ileri sürmekten geri durmadı.
    Hasta yatağında dahi içi başka dışı başka bir tip insan olduğunu sergileyen bu kişi İbn-i
    Selül denilen münafıkların reisinden başkası değildi. Münafıklık içeren sözlerle sonunu hazırladı, bu dünyadan göçtü gitti..
    Oğlu Abdullah geldi Allah Rasulünün huzuruna dedi ki;
    -Ya Rasulüllah! Babam öldü, ridamı babam için kefen yapmak istiyorum. Bu talebi kabül
    gördü.
    Allah Rasulü İbn-i Selül’ün hayatta iken ‘müslümanım değilim’ ifadesini kullanmadığı
    için ona müslüman muamelesi gösterip, cenazesinin yıkanmasının ardından üstelik namazında bulundu bile.. Hz .Ömer derhal devreye girip:
    -Ya Rasulüllah! İbni Selul’ün namazını kılacak mısın?
    Habi-i Kibriya Efendimiz(s.a.v):
    -Allah bu konuda serbest bıraktı..
    Hz.Ömer(r.anh):
    -Ama Ya Rasulüllah! o gerek Uhud günü, gerekse Beni Mustalık yolculuğunda
    Yahudilere destek vermiş biri..
    Efendimiz(s.a.v):
    -Ya Ömer! beni rahat bırak deyip namazını kıldırdı. Tabi Ömer’i rahatsızlık bürüdü, hatta endişe kapladı; acaba canından çok sevdiği Rasulullah’ı incittin mi diye derin düşüncelere daldı. Derken İbni Selül’ün gömülme işleminin ardından gelen ayet rahatlamasına yetti:
    Allahü Teala bu konuda buyurdu ki:
    -Onlardan hiç kimsenin namazını hiçbir zaman kılma, Kabrinin başında da mağfiret
    niyaz etmek üzere durma. Çünkü onlar Allah’ı ve Rasulünü inkar etmiş fasık olarak ölmüşlerdir. Onların malları da evlatlarıda seni hayranlığa düşürmesin..(Tevbe 84-85)
    Evet Mekke’nin Ebu Cehili ne ise Medine’nin İbn-i Selül’ü de o idi. Biri küfrün ele
    başısı, diğeri ise fitnenin ve münafıklığın lideri. Oğlu Abdullah inen bu ayetlerle her ne kadar üzülse de Allah’ın hükmü karşısında herkesin boynu kıldan ince olmak zorunda. Ferman başım üzerine diye kabüllenmeli idi, o da o şuurla hareket etti zaten. Çünkü, o ferman Yücelerden geliyor içinde binbir hikmet taşıyan hükümlerle..
    Velhasıl; münafıklık kalbe akan büyük kirdir.

    June 15

    mutlaka okunmalı bu yazı...(tşk simuzer sultan)

    Güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak; fakat, arkana bakma..
    Kimin geldiği önemli değil, kimin gelmediği de..

    Unutma, yolcu değişir, yol değişir, ama menzil değişmez.
    Yolcuya bakıp, yolunu tanıma.
    Yola bak, yolcuyu tanı, yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver.

    Vahim olan, yolun yolcusuz olması değil;
    Asıl vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır;
    Yolsuz, hedefsiz, amaçsız, şaşkın, hercai ve seyyal..

    “en doğru yol: en dikensiz yoldur” diyenler seni aldatıyorlar.
    Onlar, karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak lambasının altında arayan şaşkınlardır.
    aldırma….

    Ayağına batan dikenler, aradığın gülün habercisidir,dikenine katlanmaktan söz edenler, aşıkmış gibi davrananlardır.
    Gerçek aşık olanlarsa, dikenini de sever.

    Dostum, yollar yürümek içindir.
    Fakat, şu gerçeği de hiç unutma;yürümekle varılmaz, lakin varanlar yürüyenlerdir.

    Yol boyunca; yola çıkıp da yürümeyenleri,

    Yola oturup, gelen-geçenin ayağına çelme takanları,

    Tel örgülerle çevirdiği yolu kendisine zindan edip volta atanları,

    Maratona 100 metre koşucusu gibi hızlı gidip, 50. metrede yola yatanları,

    Yürüyüşün uzun ve yolun zahmetli olduğunu görünce, yolculuk üzerine zor atanları,

    Yürümeyi bırakıp, yol-yolcu ve menzil üzerine kalem oynatanları,

    Ayağına batan tek bir dikenin faturasını çıkarıp, ömür boyu tafra satanları,

    Beyaz atlı kurtarıcıyı gözlemek için ufka bakıp bakıp dağıtanları,

    Yanlış kılavuzlara kızıp yolu satanları göreceksin.

    ALDIRMA YÜRÜ..

    Vahiy haritan,

    NEBİ kılavuzun,

    Akıl pusulan,

    İman sermayen,

    Amel azığın,

    Sevgi yakıtın,

    Ahlâk karakterin,

    Edep aksesuarın,

    Merhamet sıfatın,

    Şeref ve izzet adın olsun.

    Doğru yol:
    İnsanların çoğunun gittiği yol değildir, düşünen öz akıl sahiplerinin yoludur.
    Yolda vereceğin her molayı öz eleştiri durağında vermelisin.
    Unutma, tevbe özeleştiridir.

    Her molada yolda olup olmadığını, yürümen gereken menzil istikametinde yürüyüp yürümediğini kontrol etmen, pişman olmaman için elzemdir.

    Yön tayini sık sık gerekli olabilir.

    “Haritayı saklayabileceğin en güvenilir yerin yüreğindir.”

     HALİL CİBRAN